'Arkeoloji' Kategorisindeki Yazılar

Zigguratlar

Ziggurat Mezapotamya’ya özgü bir terimdir. Tanrıdağı anlamındadır.(1) İlkçağda Sümerler, Keldanlılar, Babiller ve Asurlular tarafından yapılan, tabandan başlayarak tepeye doğru kat kat yükselen(2) giderek küçülen teraslardan oluşan, zirvesinde bir tapınak bulunan ve yanlarında bir merdiven sistemi yer alan kademeli bir kuledir.(3) Üzeri açık ve dört köşelidirler.(4)
Bu yapılar tarihi metinlerde Ziggurat, Zigura ve Ziggurak gibi çeşitli yazılışlarla görülür.(5) Zigguratların ilk olarak Sümerlerce inşa edildiği düşünesi yaygındır.
Mezapotamya halklarının en önemli faliyetleri tapınakları Tanrıya ithaf etmeleridir. Sadece Antropolojik değil, edebi içerikli kalıntılara dayanarak da Sümerler’den önce başlamak kaydıyla Mezapotamya düşünce tarzına aydınlık getiren tez şudur: Politik açıdan Sümerlerde şehir devleti sözkonusu idi ve her merkezin bir tanrısı olduğu gibi her tanrının da yeryüzünde kendini temsil eden bir hükümdarı vardı. Bu hükümdarın birinci görevi tanrının evini inşa ettirmekti. Çünkü böylece tanrı onlardan hoşnut kalacak bunun karşılığında da onların o bölgedeki yaşamlarını temin edecek suyu gönderecekti.(6) İşte Orta Asya‘dan gelen bu kavimler , yüksek dağları tanrı makamı kabul etmişlerdi ve dağlık olmayan Mezapotamya yöresine gelince bu şekilde yüksek, yapay bir tepe meydana getirerek onu tanrının makamı ve tapınak yeri olarak nitelendirmişlerdir.(7)
Yapay bir tepe görünümündeki zigguratların yapımına ilşkin inançlar tartışmalıdır. Örneğin gökyüzüyle yeri ayıran Hava Tanrısı Enlil’in büyük bir dağ olduğuna ilişkin inanışın ziggurat biçimini belirlediği öne sürülmektedir. Çok yıkık olmalarına rağman mevcut kalıntı ve kabartmalar üzerinde çalışan bazı arkeologlarsa ova yerlilerinin dağda doğup doruklarda yaşadığına inandıkları tanrılar için bir “Tanrı Evi” inşa ederken dağa benzer bir yapıyı yeğlediklerini düşünmektedirler.(8)
Ziggurat hakında ilginç bir bilgi de bu yapıların merkezleri Babil olmak üzere evrenin yedi rüzgarını temsil ettiklerine inanılmasıdır. Babillerde ziggurat, dünyanın merkeziydi. Evren onlar için yatay olarak bir merkezden yayılan dört bölüme, düşey olarak da üç düzeye ayrılıyordu; böylece hepbirlikte yedi oluyordu.(9)
Ziggurat harabelerine günümüzde Mezapotamya’nın hemen her yerinde rastlanmaktadır. Kerpiçten yapıldıkları için hava ve yağmurun etkisiyle çabuk yıkılmışlardır. Ancak bazılarında ilk birkaç kat korunmuştur. Esas şekilleri sadece kabartmalardaki resimlerden anlaşılabilmektedir.(10)
Zigguratlar üstüne bilgilerimiz arkeolojik kazılara, Herodotos’un Babil’deki Baal tapınağının üzerine yazdığı yazılara,(11) Strabon, Sicilyalı Diodoros gibi antik yazarlara ve Nuh torunları tarafından Babil kulesinin yapılışını anlatan Tekvin’e dayanmaktadır.(12)
Zigguratta büyüklük ve özellikle yükseklik amaçlanmıştır.Kat sayısı değişkendir;genellikle üç ya da dört, bazen yedidir. Katlar ve rampalar, ağaçlar ve bodur bitkilerle yeşillendirilmiştir.yapının planı genellikle 38×52 m. boyutlarında bir dikdörtgen ya da karedir. Yüksekliği ise 18-30 m. arasında değişir. Zigguratlar eklemelerle büyütülüp yükseltilmiş, her yeni hükümdar kendi katını eklemiştir.(13)

9-“Eskiçağ Tarihi” Lisans Tamamlama Programı, sf 48.
10-Cumhuriyet Ansiklopedisi, ciltXI, sf.3490.
11-Meydan Larousse, cilt12, sf 937.
12-Sanat Ansiklopedisi, cilt IV,sf. 661.
13-Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, cilt III, sf. 498.

Gİderek küçülen sekiz kuleden oluşan bu tapınak, çok muntazam dört köşeli bir kaide üzerine oturtulmuştu.(14) Bu kulelere ya katlar arasındaki basamaklarla ya da çevresini dolaşan rampa ya da yokuşlarla çıkılmaktaydı.(15) Orta katlardan birinde bulunan odada, yukrıya çıkanların dinlenmesi için oturacak yerler blunmaktaydı. En tepedeki kule büyük bir tapınak özelliğindeydi ve içinde bir yatakla altın bir masa vardı. Burası kutsal makamdı(16). Bu makam aynı zamanda bir ticaret ve kültür merkeziydi. Dinadamlarından başka, tüccarlar, zanaatkarlar ve yazıcılar da orada kendilerine ayrılmış yerlerde otururlardı.(17)Burada tanrıya ait bir ya da birkaç oda bulunurdu.(18)

“Yüksek tapınak” bölümünün dışında ziggurat, Mısır piramitlerinin tersine dolu gövdelidir. Kütlesi pişmemiş tuğla ve kerpiçten, bir ya da birkaç dış duvar yüzeyi ise genellikle pişmiş topraktan yapılmış bazen sarı ve mavi sırlı tuğla kullanılmıştır.(19)

Ziggurat ilk kez pişmiş tuğla kullanımının yaygınlaştığı Yeni Sümer döneminde ortaya çıkmıştır. Urnamu döneminden (M.Ö. 2112-2095) bu yana bilinen ziggurat yapısının doğrudan yeni bir dinsel düşüncenin ürünü mü, yoksa kutsal mekanı yükseltmek amacıyla zaman içinde üst üste inşa yoluyla oluşan bir strüktür mü olduğu da tartışmalıdır.(20) Urnamu; Ur, Uruk, Eridu ve Aşağı Mezapotamya’daki birçok kentte zigguratlar inşa edilmiştir. Daha sonra da Mari, Babil’in yanı sıra Asur, Dur Sarrukin gibi Akad kentleri de bu tür yapılarla donatılmıştır. Elam’da Sus’da büyük bir olasılıkla bir ziggurat vardı; Çobangazi’de ise birinci katında tapınma mekanları ve odalar bulunan bir ziggurat kalıntısı (M.Ö. XIII. yy.) ortaya çıkarılmıştır.(21)

14-B. İpekçioğlu, 1990, sf. 87.
15-Meydan Larouse, cilt XII, sf.937.
16-Cumhuriyet Ansiklopedisi, cilt XI, sf. 3490.
17-Medeniyet Tarihi, 1974, sf. 94.
18-Cumhuriyet Ansiklopedisi, cilt XI, sf. 3490
19-B. İpekçioğlu, 1990, sf. 87.
20-Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, cilt III, sf. 1996.
21-Türk Ansiklopedisi, cilt XXXIII, sf 498

Bu da dini bir geleneğin varlığını göstermektedir. Gerek Herodotos’un verdiği bilgilerden, gerek Uruk’daki Beyaz Tapınak ile Erudu ve Tell Uqair Tapınakları gibi yapılardan varılan sonuç, genellikle “yüksek tapınak” ın içinde bir oda bulunduğudur.bu odanın dar duvarında bir seki ortasında tuğladan bir adak masası yeralmaktaydı. Nimrud’daki iki tapınaktaysa uzun bir salonla iinde tanrı heykeli bulnan küçük bir oda ortaya çıkarılmıştır. Papakhu adı verilen bu bölüm, tapınağın girilmeyen en kutsal yeridir. Ayrıca bu tapınakların birinde, bu iki mekana ek olarak büyük bir salon ve önünde küçük bir hol yer almaktadır. Bu da “giriş-tören mekanı-kutsal mekan” üçlemesi sayılabilir.(22)
Herodotos, M.Ö. 460’da doğuya yaptığı geziyi anlatırken, her biri ötekinden küçük olarak, üst üste yükselen sekiz tapınak gördüğünü yazar.yazarın babil’deki Baal tapınağı hakkında verdiği bilgiye göre, kenarları 370 m. olan bir kare kaide üzerinde, küçülerek yükselen katlar çok görkemliydi. Herodotos bunların en üstünde tapınağın yeraldığını yazmıştır.(23) Ama böyle bir tapınağın
izine, zigguratların hiçbirinin tüm yüksekliğiyle sağlam kalmamış olmasından dolayı rastlanmamıştır.(24)

Tarihçi Ksenophan da “Onbinlerin Dönüşü” adlı eserinde 31,50 m. genişlikte ve 61 m. yükseklikte bir kule gördüğünü yazar.(25)

Tevrat’ta Babil kulesi için şöyle der: “geldiniz kerpiç keselim ve onları ateşte pişirelim dediler, kendimize tepesi semaya kadar bir kule bina edip nam kazanalım dediler.” (I. Kitap, 11. bab, 3. ve 4. ayetler) İncil’de de adı geçen bu yapı Sümer, Babil ve Asur şehirlerinde yükselen pek çok ziggurattan yalnızca biriydi.(26)

Mezapotamya’nın düzlüklerinde yükselen esrarlı tepeler, çoğu zaman yıkık bile olsa, kenarı dik, üstleri düz olduğundan öteden beri dikkat çekiyordu. Gezginler bu yapıları uzun uzun anlatıyorlardı. 1840’larda görevle Mısır’a atanan Paul-Emile Batta, bölgeyi dolaşırken garip tepeler görüyordu. Daha önce Kinneir, C.T. Rich ve Ainsworth gibi gezginler de bu tepelerden sözetmişlerdi. Böylece çağdaş arkeolojinin dikkatleri zigguratlara çekilmiş oluyordu.(27)

22-Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, cilt III, sf. 1966.
23-Türk Ansiklopedisi, cilt XXXIII, sf. 498.
24-Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, cilt III, sf. 1966.
25-Türk Ansiklopedisi, cilt XXXIII, sf. 498.
26-Büyük Larouse, cilt XX, sf 465.
27-Türk Ansiklopedisi, cilt XXXIII, sf. 498.

Eski dünyanın harikalarından biri, Babilin Asma Bahçeleri olarak blinen yapı, teraslar halinde yükselen dev bir kuleydi. Bu düşünceden hareket eden R.K. Koldewey 1898’de babil’deki zigguratı kazmaya başladı. Böylece Tevrat ve İncil’de adı geçen kulenin büyük gövdesi ortaya çıktı. Güneşte kurutulmuş kerpiçlerle örülenyapı kitlesi sırlı tuğlalarla kaplanmıştı. Bir çevre duvarı içinde rahip sarayları,geniş ambarlar ve zigguratlar topluca yer alıyordu. Beyaz boyalı duvarlar, tunç kapılar, kemer ve tonozlarla birlikte birbirine bağlanan mekanlar sık sık tekrarlanan görüntülerdi. En alt katta başlayan rampalı merdivenler yapıyı her katta dolaşarak tepeye kadar tırmanıyordu. Her kat ayrı bir renge boyanmıştı.(28)

1940-1941 ‘de yapılan Irak kazıları Ukayir’deki tepenin bir ziggurat olduğunu ortaya çıkardı. Ur’daki ziggurat ise Ur Nammu adlı kral tarafından yaptırılan görkemli bir kule olarak yükseliyordu (29) ve Mezapotamya’nın en iyi korunmuş zigguratıydı.(30) İkinci yapı kuzeydoğuya dönük, ölçüleri en alt platformda yaklaşık 60×40 m. kadardı. İlk katta merdiven kuzey köşeden doğu köşeye çıkıyordu. Dört yüzü geniş yüzeye gelecek güneş ve rüzgar etkisini azaltmak için nişlerle parçalanmıştır.(31)

Zigguratların tanrılara inşa edildiği kesin gibidir. Ancak bu yorumu şüphe ile karşılayanlar da vardır. Kimi arkeologlara göre Mezapotamya düzlüklerinde yükselen bu hakim yapılar dağı sembolize etmektedir. Bir zigguratın düz ovada görünüşü gerçekten çok etkilidir. Çoğu kez kule tapınak denmesi de bundandır. Arkeolog Layard, Nimrud zigguratını kazdığı zaman buranın bir kral mezarı olduğunu ileri sürüyordu. Sümerlilere göre gökleri işaret eden yapı, merdivenlerle tırmanılan gökyüzüne çıkan bir yoldu.(32)

Bazı arkeologlar ziggurat denilen bu basamaklı piramitlerin bir tapınak olmayıp yıldızları gözlemeye mahsus birer gözlemevi oduğunu,(33) rahip veya müneccimlerce kullanıldığını ileri sürerler. Çok kişi de zigguratları Orta Amerika’nın Basamaklı piramitleriyle bağlantılı görmektedir.(34)

28-S.N.Kramer, 1990, sf.134.
29-Türk Ansiklopedisi, cilt XXXIII, sf. 499.
30-Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, cilt III, sf. 1966.
31-Büyük Larouse, cilt XX, sf 465.
32-B.Ünsal, 1949, sf. 567.
33-B.Mutlu, 1949, sf.77.
34-Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, cilt III, sf. 1966.

BİBLİYOGRAFYA

HANÇERLİOĞLU, O., İnanç Sözlüğü, 1975, istanbul.
İPEKÇİOĞLU, B., Eskiçağ Tarihinin Ana Hatları, 1990.
KRAMER, S. N., Tarih Sümerde Başlar, 1990.
MUTLU, B., Efsanelerin İzinde,1994.
SABATİNO, M., Mezapotamya Sanatını Tanıyalım, 1985, İstanbul.
ÜNSAL, B., Mimari Tarihi I, 1949.
ZAHİR, G., Sanat Tarihi, 1982, İstanbul.
Büyük Larouse, Cilt XX, 1996.
Cumhuriyet Ansiklopedisi, Cilt XI, 1972, İstanbul.
Dünya İnançları Sözlüğü, 1992.
Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, Cilt III, 1997, İstanbul.
“Eskiçağ Tarihi” Lisans Tamamlama Programı
Medeniyet Tarihi, Cilt I, 1974, İstanbul.
Meydan Larousse, Cilt XII, İstanbul.
Sanat Ansiklopedisi, Cilt IV, 1952.
Türk Ansiklopedisi, CİLT XXXIII, 1997, İstanbul.

LEVHALAR LİSTESİ

LEVHA I Lloyd, S., The Archeology of Mesopotamia, sf 152.
LEVHA II Kramer, S.N., Tarih Sümerde Başlar, sf.327.
LEVHA III Medeniyet Tarihi, Cilt, sf. 94.I
LEVHA IV Kramer, S.N., Tarih Sümerde Başlar, sf 327.
LEVHA V Mutlu, b., Efsanelerin İzinde, sf. 77.

İÇİNDEKİLER

*ZİGGURATLAR
*LEVHALAR
*BİBLİYOGRAFYA
*LEVHALAR LİSTESİ

T.C.
ANADOLU ÜNİVERSİTESİ
EDEBİYAT FAKÜLTESİ

ZİGGURATLAR

KLASİK ARKEOLOJİ III
BURCU ŞENTÜRK
79980182

4 HAZİRAN 2001

LEVHA I

LEVHA II

LEVHA III

AQAR QUF ZİGGURATI
LEVHA IV

BABİL KULESİ (ZİGGURATI)
LEVHA V

Yorum ekle 26 Ocak 2007

Arkeolojinin tanımı

a.Kelime Anlamı:
Arkhaio: eski (yunanca)
logos: bilim (yunanca)
Arkeloji kelimesi bu iki kelimenin birleşiminden oluşmuştur. Yani kelime manası ile eskinin bilimidir. Arkeolog terimi M.S.’nin ilk yüzyıllarına kadar Yunanistan’da sahnede dramatik mimiklerle eski efsanleri canlandıran aktörler için kullanılıyordu. Bugünkü anlamını ise 17. yüzyılda yaşamış bir doktor ve Lyons antikaları uzamanı olan Jacques Spon tarafından kazandırılmıştır.
b.Kavram olarak Arkeoloji:
Geçmişte yaşayan insanların elinden çıkan, yarattığı her türlü eseri keşfeden, bilimsel yöntemlerle ortaya çıkaran, inceleyen bilim dalı. Tarihteki eksik noktalar, biinmeyenler yine arkeloji tarafıdan ortaya çıkarılır.
Arkeoloji birçok bilimle işbirliği içinde çalışmaktadır. Bunların başında tarih ve sanat tarihi gelir. Bunlar dışında da jeomorfoloji, kronoloji, staitigrafi , antropoloji, botanik ve nümizmatiği sayabiliriz.
c.Diğer tanımlar ve yorumlar:
İnsanın geçmişini geride bıraktığı maddi kültür belgelerine dayanarak inceleyen bilim dalı. Maddi kültür belgesi, uygarlık tarihinin başlangıcından, yani insanoğlunun ilk aleti yarattığı andan bu güne değin, gene insanın yaptığı ya da doğada bulduğu biçimi ile kendi gereksinimleri için kullandığı gereçlerin tümüdür. (Ana Britannica)
Madde kültür varlıklarını estetik kaygılardan uzak olarak inceler. Sadece sanat eserleri değil edebiyat dışındaki tüm kültür varlıklarını inceler. (Prof. Dr. Orhan Bingöl)
Eski medeniyetleri maddi kalıntıları yolu ile inceleyen bir ilimdir. Eski çağlardan zamanımıza kalmış her eserin incelenmesi arkelojinin içine girer. Somut kalıntılardan dolayı arkeloji geçmişteki insan emeği olarak da tarif edilebilir. Arkeoloji bir takım yardımcı bilim kollarından da yararlanır. (Secda Satuk)
Arkeolojinin geçmişinde olagelmiş her şeyin yüzde 99,99′dan fazlasında, herhangi bir tür kanıt varlığını bir saniyeden fazla sürdürememiştir. Yine de geriye kalan sayısız örnek arasında kanıt yüzdenin milyonda birinin sadece küçücük bir kesitinde varlığını devam ettirir. Ve yine, arkeoloji tarafından daha küçük bir bölümü yeniden eski haline kavuşturulan bu kesitin de, daha küçük bir kısmı doğru olarak yorumlanabilmiştir. (Robert Bednarik)
Arkeoloji sonsuz bir arayıştır, asla bir sonuç olamaz; gerçek bir varış noktası olmayan edebi bir yolculuktur. Her şey deneme aşamasındadır ve hiçbir şey nihayetine ulaşmamıştır. (Paul Bahn)
Toprağın üstündekilere ne kadar sahip çıkıyorsak, toprağın altındakilere de o kadar sahip çıkmalıyız (Mustafa Kemal Atatürk)
Kaynakça:
Bahn, Paul : Arkeoloji’nin ABC’si , Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999
Akurgal, Ekrem : Anadolu Uygarlıkları , Net turistik Yayınlar, 6.Baskı, 1998
Saltuk , Secda : Arkeoloji Sözlüğü , İnkılap Kitapevi , İstanbul 1997
Lloyd Seton : The Art of the Ancient Near East , Thames And Hudson, 1961 Great Britain
Ana Britannica : Cilt 2 , 1986

Arkelojinin Tarihi ve Önemli Kişiliklerinden Bazıları
a. Arkeolojinin tarihi:
Arkelojinin ortaya çıkışı geçtiğimiz yüz yılda yani 19. Y.Y.’de olmuştur. Daha önceleri insanlar geçmiş ile ilgili bilgileri antik tarihçilerden öğreniyorlardı. Fakat verilen bilgiler çok eskiye uzanmamaktaydı. Bunun yanısıra kutsal kitaplarda bir takım efsanevi tarihi bilgiler vermekteydi(özellikle tevrat). İlk eski eserlere ilgi ve arkeolojinin bir disiplin olarak orataya çıkması 15. ve 16. Y.Y. ‘lara rastlar. Bunun nedeni Rönesans hümanistlerinin antik çağ sanat yapıtlarına yönelmeleriydi. Gene 15. ve 16 Yüzyıllarda İtalya’da papalar, kardinaller ve soylular eski yapıtları toplamaya ve yeni yeni antik sanat ürünlerinin bulunması için yapılan kazılara mali destek sağlamaya başladılar. Bu sırada Kuzey Avrupa’da da antik kültürlere benzer biçimde ilgilenen kişiler ortaya çıktı, onlarda İtalya’daki koleksiyonculara özenip eski yaptları toplamaya giriştiler. Böylece tarihte ilk kez eski yapıt koleysiyonculuğu başladı.
Yunan ve Roma sanatına ilginin giderek artması ve 18. Yüzyılda İtalya’da Pompei ve Hercalaneneum adlı iki Roma kentinin kazılması arkeolojinin gelişmesinde önemli rol oynadı. J.J. Winckelmann, bu kazılar üzerinde yazdığı yazılarla ve hazırladığı değerli taş koleksiyonu kataloğuyla arkeloji alanında çalışan ilk bilim adamı oldu. Bundan sonra klasik arkeloji, bir dizi arkeloğun çalışmalarıyla daha sağlam bir temel üzerine oturmaya başladı.
Öbür taraftan Napeleon 1789′daki Mısır seferinde birlikte getirdiği bilginlere ülkedeki antik kalıntıları belgeleme olanağı verdi. Böylelekle mısır arkeolojisinin ilk adımları atıldı ve bu belgeler Description de L’Egypte (1808-25;Mısır’ın Tanımı) adlı yaptta yayımlandı. Bu sıralarda artık arkeoloji bir bilim olarak kabul göremeye başladı. Bu bilgilere dayanarak Jean François Champallion Hİyeroglifleri yani eski Mısır yazısını çözdü. Bundan sonra bilginlerin Mısırlılardan kalma sayısız yazılı belgeyi okumaları Mısır arkeolojisinin en büyük aşamasını oluşturdu. Daha sonra çeşitli bilim adamlarının Mısır’ın çeşitli bölgelerinde yaptıkları kazılar sonucu Mısır Arkeolojisi çok daha sağlam bir temel üzerine oturdu. Eserlerin birikmesi sonucunda yavaş yavaş arkeoloji müzeleri açıldı ve eserler buralarda toplanmaya başladı.
Bu sırada Mezopotamya’da hazine ve sanat yapıtı bulma tutkusuyla höyükler gelişigüzel kazılmaya başlandı. 1840′da bu düzensiz kazıların yerini daha sistemli kazılar almaya başladı. 1846′da Henry Creswicke Rawlinson Mezopotamya çivi yazsını çözmeyi başardı. 19. yüzyılın sonlarına doğru yapılan sistemli bir kazıyla, Mezopotamya’da Babiller ve Asurlulardan önce yaşamış ve daha önce bilinmeyen Sümerlerin varlığı saptandı. Sümer uygarlığına ilişkin en ilginç kazı Sir Leonard Wooley tarafından 1926′da Ur’da yapıldı ve Ur kral mezarları gün ışığına çıkarıldı.
Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları önem kazanmaya başladı. Anadolu’da kültür birikimi o kadar fazlaydıki batı ve güney kıyıları adeta açık hava müzesi niteliğindeydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun arkeolojiye karşı duyarsızlığı yabancı bilim adamları ve mezar soyguncuları için büyük bir fırsat oluşturmuştur ve diğer devletler Osmanlı Toprakları üzerinde izinli kazılar yapmaya başlamışlardır. Osmanlı’da bu yağma 1900′lü yıllara kadar devam etti. Bu sırada Osmanlı’da eski eserleri korumaya yönelik Asar- Atika kanunu(1874) kabul edildi. Ancak bu Anadolu’daki yağmayı daha da arttırdı çünkü bu yasaya göre yabancı bir bilim adamı kazı yapmak isterse saraya başvurmak zorunda ancak şöyle bir şart var: Çıkan eserlein üçte biri Osmanlı İmparatorluğu’nun, üçte biri çıkaranın ve üçte biri toprak sahibinin olacak şekilde.
Bu böyle bir süre devam etti. Bu sırada Fethi Ahmet Paşa önderliğinde ilk arkeoloji müzesi Abdül Mecit zamanında kuruldu(1846) ve bu müzeye eserler toplanmaya başlandı. 1874 yılında eserlerin toplanması için bir arkeoloji okulu gündeme geldi 1875 yılında okulun kurulması için kanun çıktı.Bu okulun adı Asar-ı Atika mektebi. Kuruluş amacı kazı yapabilen ve eski eserleri tanıyan bilim adamları yetiştirmekti. Ancak çeşitli etkenlerle bu proje hayata geçirlemedi
Ancak 19. Yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı arkeolojiye daha bilinçli yaklaşmaya başladı. Osman Hamdi Bey adında kültürlü, bilime ve özellikle arkeolojiye meraklı bir memur 1877 yılında müze komisyonuna seçildi. Osman Hamdi Bey müzenin başına getirildi ve yeni bir müze kurulmasını istedi. Sonunda bir arkeoloji müzesi yapılmasını sağladı ve tüm kazılara denetleyici olarak gitti. 2. Asar-ı Atika’nın(1884) çıkarılmasını sağladı. Buna göre osmanlı toprakların da kazı yapma hakkı sadece Osmanlıya ve çıkan eserler yine sadece Osamanlı İmparatorluğu’na ait olacaktı (Türk arkeoloji Osman Hamdi Bey öncesi ve Osman Hamdi Bey sonrası diye ikiye ayrılmaktadır).
Osmanlının son zamanlarında devletin her alanında olduğu gibi arkeolojide de çok kötü bir tablo vardı. Casuslar arkeolog adı altında araştırma yapıyorlardı. Osmanlının yıkılmasıyla her alanda olduğu gibi Anadoluda’da arkeoloji için yeni bir safha başladı. Cumhuriyetin ilk yıllarında yurt dışına arkeoloji eğitimi görmesi için insanlar yollanmaya başlandı. İlk kazı Atatürk önderliğinde Ahlatlıbel’de başlatıldı.
1935 yılında yine Atatürk önderliğinde.Alacahöyük kazıları başlatılıdı.
Daha sonra Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin ve arkeoloji bölümünün açılmasıyla çok çeşitli bilim adamları yetişti ve çok çeşitli yerlerde kazılar yapılmaya başlandı.
Bunlar arasında Kültepe, Bergama, Mirina, Asos , Zincirli, Halikarnasos, Efes’i örnek olarak gösterebiliriz.

b.Arkeolojinin Önemli Kişiliklerinden Bazıları
-Prof. Dr. Seton Lloyd
Önasya ve Anadolu’da yaptığı kazılarla tanınmış İngiliz mimar ve arkeolog. Mimarlık öğrenimini Uppingham’da tamamladı.
1939-49 yılları arasında Irak hükümetinin arkeolojik danışmanı olarak Bağdat’ta görev yaptı. Özellikle Sinjar bölgesi araştırmaları ile Ugarit (bugün Ras Şamra), Hassuna ve Eridu kazılarını yönetti. 1949′da Ankara’da kurulmakta olan İngiliz Arkeolog Enstitüsü’nün yöneticiliğine getirildi. On iki yıl sürdürdüğü bu görevinde enstitünün bugünkü etkili konumuna ulaşmasını sağladı.
Ayrıca Polatlı’da ve Urfa yakınlarında Sultantepe’de O.R. Gurney ile, Denizli’deki Beycesultan höyüğünde J. Melaart ile birlikte kazıları yönetti.
1961′de İngiltere’ye dönen Lloyd, Londra Üniversitesi ‘nde arkeoloji profösörü olarak ders vermeye başladı. 1964′te Muş’un Varto ilçesindeki Kayalıdere adındaki bir Urartu yerleşmesinde C.A. Burney ve M. van Loon ile birlikte kazı yaptı. 1969′da emekliye ayrıldıysa da Londra’daki arkeoloji enstitüsünde çalışmalarını sürdürdü. 1974′te Londra Üniversitesi Arkeoloji Bölümü başkanı, 1978′den sonra da Irak İngiliz Arkeoloji Okulu başkanı oldu. 1971′de ülkesinin Arkeolojiye Katkı Madalyası, 1973′te de Türkiye’nin verdiği Üstün Hizmet Sertifikası ile onurlandırıldı.
-Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal(30 Mart 1911 İstanbul)
Türk Arkeolog. 1930/31′de İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi. Devlet imtihanını kazanarak Almanya’da arkeoloji eğitimi gördü. 1941′de Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde dekanlık görevinde bulundu.
Ege’de Foça,Çandarlı , Eryhrai ve İzmir antik kentlerini ortaya çıkarmıştır. Avrupa’da dört yabancı dilde (İngiliz, alman, Fransız ve İtalyan dillerinde) yüksek tirajlı eserleri yayınlanmıştır. Orient und Okzident ktabının dört yabancı dildeki baskıları yüz elli bindir. Ancient Civilizations and Ruins of Turkey adlı kitabı 8 baskı, Anadolu Uygarlıkları kitabı 5 baskı yapmıştır. 1994 yılında Eski Çağ’da Ege ve İzmir eseri, 1995′de Hatti ve Hitit Uygarlıkları kitabı çıkmıştır.
Avrupa’nın yedi akademisine üye olan Ekrem Akurgal’ın, Fransız Akademisi’nde Eskiçağ Bölümün’ndeki koltuğu yaşamı boyunca Akurgal adını taşıyacaktır.
Akurgal Amerika’da Princeton(1961), Almanya’da Berlin (1971), Avusturya’da Viyana (1981) üniversitelerinde birer yıl konuk profösör olarak ders vermiştir.
Bordeaux Üniversitesi (Fransa 1961), Atina Üniversitesi(Yunanistan 1988), Lecce Üniversitesi (İtalya 1990) ve Anadolu Üniversitesi (1990) kendisine Şeref doktoru sanını tevcih etmiştir.
-Ekrem Akurgal, Federal Almanya Büyük Liyakat Nişan Yıldızlı Rütbesi (1979), Goethe madalyası (1979), T.C. Kültür Bakanlığımızın Büyük Ödülü (1981), İtalyan Commandatore Nişanı (1978) ve Fransa Cumhurbaşkanı tarafından verien Legion d’Honneuer Officier rütbesi (1990) sahibidir.
1960′lardan bu yana Akurgal İngiliz, Fransız, Alman, Yunan ve İspanyol televizyonlarında söyleşilerde bulunmuş ve belgesel programlarda yer almıştır.
-Akurgal, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde dekanlığı sırasında Türk Sanat Tarihi, Tiyatro ve Kütüphanecilik Bölümleri ile Epigrafi dalını kurmuş, fakültenin önündeki Sinan heykelini diktirmiştir.
-Ekrem Akurgal, Türkiye’deki Alman Kültür Merkezleri İstişare Kurulu’nun Genel Başkanlığı’nı (1974-1994), Türkiye-Yunanistan Dostluk Derneği’nin Başkanlığı’nı (1988-1995), Ege Kültür Vakfı’nın Başkanlığını (1991-1997) yapmıştır.
-Prof. Dr. Nimet Özgüç (15 Mart 1916, Adapazarı)
1940′ta Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinde eğitimini tamamladı ve asistan oldu. 1943′te doktorasını verdi, 1948′de doçentliğe, 1948′de de porfösörlüğe yükseldi. 1984′de Ankara Üniversitesi’ndeki görevinden ayrıldıktan sonra da bilimsel çalışmalarını sürdürdü. Arkeolog Tahsin Özgüç ile evlidir.
1941′den sonra Samsun yöresindeki Dündartepe, Kavak-Kaledoruğu, Tekkeköy kazılarına katıldı. 1947′de Elbistan yüzey araştırmasında ve Karahöyük kazısında çalıştı. Sivas’ta Toprakkale ve Maltepe kazılarında çalıştı. 1948′de başlayan ve günümüze dek süren, Kültepe kazılarında önemli katkıları bulundu. Özellikle Kültepe mühür ve mühür baskılarını araştırdı. 1962′de Niğde’de aksaray yakınlarındaki Acemhöyük’te başlattığı kazıyla çok önemli, bir Hitit merkezini ortaya çıkardı. 1972-75 arasında Niğde yakınlarındaki Tepebağları Höyüğü’nde de bir kurtarma kazısı yaparak Demir Çağlardan Bİzans Dönemine değin buluntular veren bir yerleşim saptadı.
1978′de Orta Doğu Teknik Üniversitesi Aşşağı Fırat Kurtarma Kazıları çerçevesinde Adıyaman Samsat Höyük’te kazı çalışmalarını üstlendi. Önemli yapıtları arasında Karahöyük Hafriyatı, Kültepe Mühür Baskılarında Anadolu Grubu ve Kaniş Karumu 1b Katı Mühürleri ve Mühür Baskıları vardır.
-Prof. Dr. Tahsin Özgüç (1916 Kırcalı, Bulgaristan)
TÜrk Arkeolog. 1940′ta Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nü bitirdi ve asistan oldu. 1946′da doçentliğe, 1954′te profösörlüğe yükseldi. 1968′de aynı fakültenin dekanlığına getirildi. 1968-80 arasında da dört dönem Ankara Üniversitesi Rektörü olarak çalıştı. Daha sonra Yüksek Öğretim Kurulu’nda da görev yaptı. Arkeolog Nimet Özgüç ile evlidir.
İlk kez 1945′te Ankara’da Anıtkabir alanı içinde yer alan tümülüs kazılarında Mahmut Akok’la birlikte çalıştı. 1947′de Elbistan Ovasında araştırma yaptı. Karahöyük’te başlattığı kazıyla Geç Hitit Dönemi’nden kalma bir kutsal alan saptadı. 1948′de Kayseri yakınlarındaki Kültepe’de Kemal Balkan’la birlikte kazılara başladı.
1957′de Erbağa Horoztepe’de yaptığı kurtarma kazılarında İ.Ö. 2100′lere tarihlenen tunçtan mezar aramağanları ortaya çıkardı. 1959-68 yılları arasında Erzincan yakınındaki Alıntepe adlı, İ.Ö. 8. ve 7. yüzyıllara ait bir Urartu kalesinde kazı yaparak çok iyi durumda, surlarla çevrili bir kale, duvar resimleriyle bezeli bir saray-tapınak, sütunlu bir kabul salonu, mezar odaları, adak ve armağanlar ortaya çıkardı.
1967′de Kayseri’nin kuzeydoğusundaki Kululu yerleşiminde de kazı yaptı ve Geç Hitit, Helenistik ve Roma yapı katları buldu. Kululu’da Hiyeroglif yazılı anıtlarının yanı sıra kurşun rulo levhalar, küçük heykeller ve sfenksler gibi ilginç buluntular ortaya çıkarıldı.
Özgüç, 1973′te Hitit tarihinin aydınlatılmasında önemli rol oynayan, Zile yakınlarındaki Maşat Höyük’te kazılara başladı. Daha önce Ekrem Akurgal’ın kısa bir süre kazdığı bu höyükte ilk Tunç Çağından Demir çağına denk sürmüç bir yerleşme saptadı, önemli bulgular ele geçirdi. Tük Tarih Kurumu üyesi olan Özgüç 1982′de bu kurumun başkanlığını yapmıştır. Alman ve Amerikan arkeolojisi enstitülerinin ve İngiliz Akademisi’nin de üyesidir. 1979′da AFC Büyük Liyakat Nişanıyla onurlandırılmıştır.
Başlıca yapıtları arasında Kültepe Kazısı, Horoztepe , Kültepe-Kaniş, Asur Ticaret kolonilerinin Merkezinde yapılan Yeni Araştırmalar’ı sayabliriz.
-Jean-Fronçois Champollion (23 Aralık 1790, Figeac,Fransa - 4 Mart 1832, Paris, Fransa)
Fransız Tarihçi ve Dilbilimci. Mısır Hiyeroglif yazsını çözmüştür. Eski Mısır araştırmalarına bilimsel bir nitelik kazandırmıştır.
Champollion daha 16 yaşındayken Latince ve Yunanca’nın yanı sıra altı eski doğu dilini de öğrendi. Grenoble Akademisi’ne, Kopt dilinin Mısır’ın eski dili olduğunu öne süren, bugün yanlışlığı saptanmış bir bildiri sundu. Paris’te gördüğü öğrenimimnin ardından, 19 yaşına Grenoble Lisesi’nde tarih öğretmenliğine başladı. 1809-16 yılları arasında burada ders verdi, ayrıca hiyeroglif çözme çalışmalarıyla ilgilenmeye başladı. İngiliz doğa bilimcisi Thomas Young, üzerinde yunan alfabesiyle yazılmış mısırca çevirilerin bulunduğu Rozetta Taş’nı çözmede önemli başarı sağlamıştı. Onun ardından Champollion, hiyeroglif yazısını bütünüyle çözmeyi başardı. 1821-22′de Rosetta taşı üstündeki hiyeroglif ve hiyerartik yazılarla ilgili makaleler yayınladı, ayrıca hiyerogliflerin yunan alfabesindeki karşılıklarının bir listesini çıkardı. Hiyeroglif yazısında bazı işaretlerin alfabetik olduğunu, bazılarının hecelerle belirtildiğini, bazılarının ise daha önce dile getirilmiş bütün bir düşünce ya da nesneyi gösterdiğini ilk saptayan Champollion oldu. Champollion’un başarıları bazı meslektaşlarının keskin ve çoğu kez kişisel eleştirilerine uğradı.
1826′da Louvre Müzesi’nin Eski Mısır koleksiyonuna müdür olan Champollion, 1828′de Mısır’a arkeolojik bir araştırma, gezisi düzenledi. 1831′de College de France’ta kendisi için özel olarak kurulan eski Mısır yapıtları kürsüsünde görev aldı. Bir mısırca dilbilgisi kitabı ile mısırca sözlük hazırlayan Champollion’un öteki yapıtları arasında Eski Mısır Hiyeroglif Sisteminin El Kitabı, Mısır Panteonu ya da Eski Mısır Mitolojik Figürleri Koleksiyonu sayılabilir.
-Johann Joachim Winckelmann (9 Aralık 1717, Stendal, Prusya - 8 Haziran 1768, Trieste, İtalya)
Yetişme yıllarında eski Yunan kültüründen özellikle de Homeros’tan çok etkilendi.1738′de Halle Üniversitesi’nde ilahiyat, 1741-42′de Jena Üniversitesi’nde tıp okudu. 1748′de Dresden yakınlarındaki Nöthinitz’de Bünau kontunun kütüphanecisi olduğu sırada Yunan sanatını yakından tanıdı. Yunan Resim ve Heykel Sanatındaki Yapıtların Taklit Edilmesi Üzerine Düşünceler adlı yapıtını da burada yazdı. gene bu yıllarda Katolik mezhebine geçti ve Roma’ya yerleşerek, ilerde kardinal olacak Achinto’nun hizmetine girdi. Daha sonra ilerleyerek Vtikan’da kütüphaneci, ardından eski yapıtlar sorumlusu oldu, en son olarakda büyük özel antik yapıt koleksiyonlarından birinin sahibi Kardinal Albani’nin sekreterliğine getirildi. Görevleri ve güçlü koruyucusu sayesinde Roma’nın sanat hazinelerini yakından tanıma ve aralarında Avrupa soylularının da bulunduğu ziyaretçilere sanat danışmanlığı yaparak becerilerini geliştirme olanağı buldu. Özel izinle sürdürülen kazıların ve ele geçen buluntuların gizli tutulduğu Pompei ve Herculaneum kentlerini gezdi.
Wincklemann’ın 1764′te yayımlanan Antik Çağ Sanat Tarihi adlı kitabı Antik Çağ sanatının organik bir gelişme izleyerek büyüyüp olgunlaştıktan sonra gerilediğini ileri süren, bir halkın sanatını açıklamada iklim,özgürlük ve zanaat gibi kültürel ve teknik etmenleri göz önünde tutan ve ideal güzelliğe bir tanımlama getirmeye yönelen ilk çalışma oldu. Antik Çağ Sanatını Phidias öncesi ya da Arkaik, Phidias ve Polykleytios gibi büyük heykelcilerin görkemli yapıtlarını verdiği İ.Ö. 5. yüzyılı ve heykelci Praksiteles’in zarif üslubuyla etkinlik gösterdiği İ.Ö. 4. yüzyılı içine alan Klasik, Yunan etkisi altındaki Helenistik ve Roma dönemleri olmak üzere bugün de kabul gören evrelere ayıran bu yapıtta Alman Edebiyat tarihi ve sanat eleştirisinin dönüm noktalarını oluşturdu. Sanat tarihinin ayrı bir uzamanlık dalı, arkeolojinin de beşeri bilimlerin bir kolu olarak ele alınmasının Wincklemann’la başladığı söylenebilir.
Wincklemann’ın gözlemleri Yunan sanatınının ruhuna uygun olmakla birlikte, hemen hepsi Helenistik Dönem yapıtlarına ya da Yunan yapıtlarının Roma döneminde yapılmış kopyalarına dayanıyordu. Yunanistan’ı ziyaret etmesi için dostlarından sık sık davet aldı, ama çok istediği halde bu amacını gerçekleştiremeden öldü. Yunan toprakları gibi Yunan sanatı da onun için görmekten çok düşünceyle ulaştığı bir ideal olarak kaldı.
Wincklemann uzun süre İtalya’da yaşadıktan sonra 1768′de Dresden ve VViyana’ya gitti. Roma’ya dönerken yolda Trieste’de kaldı. Orada tanışıp dostluk kurduğu eski bir dolandırıcı ve muhabbet tellalı tarafından çalışma masasında bıçaklanarak öldürüldü.
Wincklemann’ın dehası ve yazıları, kalsik sanata duyulan ilginin yeniden yaygınlaşması ve sanatta Yeni-Kalisk akımın başlamasında başka etmenlere kıyasla çok daha etkili olmuştur. Wincklemann’ın en önemli iki çalışmasından biri olan Gedanken temelde Yunan estetiğinin felsefi bir tanımlamasıdır. Geschichte ise, bugün artık aşılmış olsa da, bir bilim dalı olarak sanat tarihininin temellerinin atılmasında ve bu alanda bilimsel yöntemler geliştirilmesinde önemli rol ynamıştır.
-Osman Hamdi Bey (30 Aralık 1842, İstanbul - 24 Şubat 1910, İstanbul)
Büyük Figürlü Kompozisyonlarıyla Batılı Anlayışta resmin Türkiye’deki ilk temsizlicisi sayılan ressam, müzeci ve arkeolog.
Sadrazam İbrahim Erdem Paşa’nın oğludur. 1857′de hukuk öğrenimi için babası tarafından Paris’e gönderildi. Ama bir süre sonra Paris Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda resim derslerine katılmaya ve özel atölyelere devam etmeye başladı. Bu arada arkeoloji derslerini de izledi. Katıldığı 2. Paris Dünya Sergisi’nde gümüş madalya kazandı. 1896′da İstanbul’a döndü, hemen ardından Vilayet-i Umur-ı Ecnebiye müdürü olarak Bağdat’a gönderildi. Oradaki memuriyeti sırasında resim çalışmalarını sürdürdü. 1871′de İstanbul’a döndü ve saraya Teşrifat-ı Hariciye müdür yardımcısı olarak atandı. 1875′te Hariciye Umur-u Ecnebiye katip olarak atandı, 1876′da Abdülaziz’in tahtan indirilmesiyle bu görevden alındı. 1877′de Altıncı Daire müdürlüğüne atandı. 4 Eylül 1881′de Müze-i Hümayun müdürlüğüne atandı. Bu tarihten sonra kültür ve sanat alanındaki çalışmaları yoğunlaştı. Bu görevi sırasında Osmanlı toprakları içindeki taşınabilir bütün sanat ürünlerini, toplama, koruma ve sergileme düşüncesiyle çalıştı. Çinili Köşk’te yer alan koleksiyon için 1891-1907 arasında mimar Alaxander Vallaury ile Arkeoloji Müzeleri binasını yaptırdı. 1884′te yeni bir Asar-Atika Nizamnamesi’nin çıkarılmasına ön ayak oldu. Müze müdürlüğü sırasında pek çok kazı başlattığı gibi, İskendder Lahti’nin çıkarıldığı 1887 Sayda kazısına kendisi de katıldı. Arkeolog T. Reinach ile birlikte Sayda kazısıyla ilgili öenmli bilgilerin bulunduğuNecropole Royale du Sidon ve heykelci Ervant Oskan’la birlikte Le Tumulus de Nemwoud Dagh adlı kitapları hazırladı. Sanay-i Nefise Mekteb-i Alisi’nin (bugün Mimar Sinan Üniversitesi) açılması için büyük çaba harcadı. 1882′de müdürlüğüne getirildiği bu okulun 1883′te eğitime başlamasını ve Avrupa sanat okulları niteliğinde çağdaş bir sanat kurumu olmasını sağladı.

c.Arkeolojinin Gelişiminde Dönüm Noktaları
Arkeolojinin bir uğraş olarak ortaya çıkmasının rönesansa denk geldi. Bunun nedeni o dönem hümanistlerinin Eski Yunan’daki felsefeye, demokrasiye. özgür düşünce ortamına ve insana verilen değerden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu nedenlarden dolayı özellikle soylu kesimler, zengin aileler, kardinaller vb. eski Yunan dönemine ait eserleri toplamaya ve sergilemeye başladılar. Bir nevi moda olarakta görülebilir bu.
O zamanlar arkeoloji daha çok zengin kesim için bir nevi uğraştı. Fakat sonraları bu uğraş, çıkan eserler o kadar merak uyandırıcı olduki insanlar arkeolojiye daha bilimsel bir gözle yaklaşmaya başladılar. Bu noktada en büyük etkenlerden biri hiç kuşkusuz 18. yüz yılda M.Ö. 71 yılında yanardağ patlaması sonucu lav altında kalmış Pompei kentinin incelenmeye başlamasıdır. Lav altında kaldığı için eserler çoğu bozulmadan az hasar görerek yüzlerce yıl orada yatmıştır. Yani Pompei şehri arkeolojiye ve Eski Yunan medeniyetine meraklı olanlar için adeta bir cennet niteliğindeydi. Bu noktada J.J.Wincklemann Pompei kentinde yapıtığı kazıları bir eserde toplamış ve konu hakkındaki ilk akademik eseri veren şahıs olmuştur. Bundan sonra arkeoloji bir bilim olarak kabul görmeye başlamıştır.
Eski Yunan medeniyetine duyulan ilgiye rağmen Ön Asya Arkeolojisi pek ilgi çekmemiştir. Ta ki Napeleon’un Mısır’a 1789′da düzenlediği sefere kadar. Napelon bu sefer sonucu Mısır’dan eski Yunan medeniyetinden çok daha önceki devirlere ait eserler getirmesiyle Ön Asya Arkeolojisi de ilgi çekmeye ve canlanmaya başlamıştır. Mısır’da ki en ilgi çekici şey hiç kuşkusuz hiyeroglif denilen resim yazısıydı. Birçok bilim adamı bu yazıyı çözmeye çalışmış ancak şans Champallion’a gülmüştür. Bu andan itibaren Ön Asya Arkelojisi’nin popüleritesinin Klasik Arkeoloji’yi bile geçtiği söylenebilir. Msırı bir ilgi odağı haline gelmiş ve bir çok bilim adamı akınlar halinde Mısır’a kazı için gitmeye başlamışlardır.
Kendi şahsi fikrime göre Eski Yunan Medeniyeti bu kadar ilgi çekmeseydi bile eninde sonunda Eski Mısır ile ilgilenen birileri çıkacağına inanıyorum. Çünkü insanın her zaman geçmişe ve bilinmeyene karşı doğal bir ilgisi vardır ve Mısır bu iki özelliği üzerinde toplamıştır. Günümüzde arkeoloji çok fazla yol katetmesine rağmen hala mısır hakkında bilinmeyen yüzlerce şey vardır.
1800′lerde tüm dünyayı saran hammadde ihtiyacı büyük devletlerin ilgisini Anadolu ve Ortadoğu devletleri üzerinde toplamıştır. Bu bölgelerin araştırılması için birçok Avrupa devleti Ortadoğu ve Anadoluya arkeolog ünvanı altında bir çok casus göndermişlerdir. Her ne kadar amaçları farklı olsa da bu casus-arkeologlar gittikleri bölgede bir çok kazı ve araştırma yaparak arkeolojiye yadsınamaz bir katkı da bulunmuşlardır.
Anadolu günümüzde olduğu gibi geçmişte de Avrupa ve Asya arasında bir köprü görevi görüyordu. Bu da Andolu üzerinde sayısız uygarlığın kurulmasına neden olmuştu. Geçmişe karşı giderek artan merak insanları Anadolu’ya yöneltmiştir. Osmanlı Devleti’nin bu konudaki ilgisiz tutumu ve duyarsızlığı mezar soyguncuları ve bilim adamları için Anadolu’yu ilgi odağı yapmıştır. Osamanlı Devleti’nin o dönemde yabancılar tarafından çıkarılan eserleri para karşılığı onlara satması ise şu an çok acısını çektiğimiz bir kayıp olmuştur. Dışarı götürülen eserler arasında şu an British Museum’da sergilenmekte olan Bergama Zeus Sunağı bile vardı.
Sonuç olarak Anadolu bu devirde tam bir yağma altındaydı. Bunlar arasında en büyük zararı veren hiç kuşkusuz Schilemann’dır. Schilemann Çanakkkale’de bulunan Troya’yı kazmıştır. Yalnız bu kazı arkeolojik bir kazı olmaktan çok uzak bir mezar hırsızının yapacağı görünümde bir kazıdır. Bu kazı sonucunda değeri para ile ölçlemiyecek derecede önemli eserler bulmuştur. Bunlar arasında Akha Kralı Agamennon’un altın maskesi, Troya’lı Helen’in değerli taşlardan yapılmış takılarını sayabailiriz. Bu takıları Schilemann sevgilisine hediye etmiştir ve günümüzde yeri bilinmemektedir. Schilemann bu kazı sonucunda höyüğe çok fazla zarar vermiştir ve belkide bulduğundan çok daha fazlasını yok etmiştir.
Anadolu’ya bu kadar yağma yapılmasından sonra en sonunda, konuyla ilgili bir kaç kişinin (örneğin Fethi Ahmet Paşa) çalışmalarıyla Osmanlı Devleti de en sonunda arkeoloji ile ilgilenmeye başlamıştır.
Bu devirde Fethi Ahmet Paşa’nın Türk arkeolojisine katkısı çok büyüktür. Abdül Mecit’i onun Yalova’da bulduğu Kral İnsantine’e ait taşları da kullanarak bir müze kurmaya ikna etmiştir ve müze bazı kaynaklara göre 1845, bazı kaynaklara göre de 1846 yılında kurulmuştur. Bu müzenin adı Kraliyet ve ya saltanat müzesi anlamına gelen Müze-i Humayun’du. Osmanlı Devleti’nde arkeoloji için en önemli gelişmelerden biri Marif Nazırı Saffet Paşa sayesinde gerçekleşmiştir. Saffet Paşa bir genelge yayınlamıştır bu genelge bütün vilayetlere gönderilmiştir. Genelgede bulunan bütün tarihi eserlerin Müzeye teslim edilmesi emredilmektedir. Bu sırada müzenin başına ilk kez resmi bir müdür getirilmiştir. Bu müdür Goold adında bir İngilizdi. Goold’tan sonra Mahmut Nedim Paşa müze müdürlüğüne getiriliyor ve bu dönemde müze oratadan kaldırılıyor.
Bundan sonra toplanan eserlerin birikmesi üzerine Çinili Köşk müze olarak kullanılmaya başlanıyor. Bütün bunlara rağmen Anadolu’da ki yağma ise halen devam etmekte. Aydınların baskısıyla ilk Asar-Atika yayınlanıyor ancak bu yağmayı daha çok artırıyor(daha önce belirtildiği üzere bkz. Bölüm 2: Arkeolojinin Tarihi). Sonuç olarak Osamanlı Devleti’nde tüm bu çalışmalara rağmen arkeoloji konusunda kayda değer bir başarı sağlanamamış ve çok değerli tarihi eserler tek tek yurt dışına gitmeye devam etmiştir. Bunun nedeni Osmanlı Devleti’nin kültürel konulara olan ilgizliğinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Konuya gerçekten ciddi bir biçimde yaklaşacak biri olmadığı için Osmanlı da ilgisizliğini sürdürmüştür.
Bu Osman Hamdi Bey’in müze komüsyonuna seçilmesine değin sürmüştür. Müzenin başına getirilmiş ve yeni bir müze kurulmasını istemiştir. Müzeye ek binalar yapılmış ancak bununla yetinmeyip yeni bir müze açma talebini hayata geçirmeyi başarmış ve ilk arkeoloji müzesinin yapılmasını sağlamıştır. Bunun yanında br de kütüphane kurmuştur. Aydınların desteğiyle 1877′de 2. Asar-Atika’nın yayınlanmasını sağlamış ve böylece tarihi eserlerin yurtdışına gitmesi önlenmiştir. Osman Hamdi Bey bundan sonra tüm enerjisini yapılan kazıları denetlemeye, restorasyon çalışmalarına ve yurt dışına kaçırılan eserlerin geri getirilmesine harcamıştır. Osman Hamdi Bey’in Türk arkeolojisine katkısı çok büyüktür. Halkı az da olsa kültürlendirmeyi başarmıştır. Osmanlı Devleti’nin dörtbir köşesinde kazı başlatmış ve bu kazılar Kurtuluş Savaşı’na kadar devam etmiştir.
Ancak Osman Hamdi Bey’in tüm bu çabalarına rağmen 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin sadece savaş, askeri ve siyasi konulara odaklanmasıyla eser kaçakçılığı tamamen kontrolden çıkmıştır ve bu Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına değin böylece sürüp gitmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Atatürk arkeoloji konusuna çok önem vermiş ve “Toprağın üstündekilere ne kadar sahip çıkıyorsak altındakilere de o kadar sahip çıkmalıyız” sözüyle desteklemiştir. İlk olarak Ahlatlıbel ve Alacahöyük olmakla birlikte yurdun dört bir yanında kazılar başlatmıştır. Bir arkeoloji okulu açılmasını istemiş ve şu an ki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji bölümünün açılmasını ve bu bölüm için yurtdışından hocaların getirilmesini sağlamıştır. Bunun yanında Belleten adında hala yayınlanmakta olan bir arkeoloji dergisinin çıkarılmasını istemiştir.
Atatürk Anadolu topraklarında yatan tarihi geçmişin farkındaydı ve bu yüzden arkeolojiye bu kadar önem vermiştir. Başlattığı kazıların hala birçoğu devam etmektedir. Bunun yanında arkeoloji bölümünü açmakla bu zenginliği incelemek için türk arkeologlar yetiştirilmesini sağlamıştır ve bu bölümden şu an dünyaca tanınan arkeologlarımızdan bazıları (Örneğin: Ekrem Akurgal, Tahsin Özgüç, Nimet Özgüç, Kutlu Emre) yetişmiştir.Bunun yanında Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasını sağlamıştır.
Şu an Türkiye eserlerin bolluğu, güzelliği ve özellikle çeşitliliği bakımından dünyada en ön sırada yer alan 3-4 ülkeden biridir. Atarük’ün arkeolojiye büyük önem vermesi ve Türk Tarih Kurumu’nu kurması sayesinde Türk Arkeologları her bakımdan gerekli kitap, araç ve araştırma giderlerine sahip oldukları için Türk Arkeolojisi Batı standartları ölçüsündedir.
Atatürk Selçuk ve Osmanlı tarihine değer veridği ölçüde, Eski Anadolu uygarlıklarına da önem vermiş ve yurdumuzun eski eserler yönünden dünyada ön sırada yer almasını sağlamıştır. Eski uygarlıkların ortaya çıkarılması hem turizm yönünden kültür varlıklarımızı zenginleştirmiş hem de Türkiye’nin dışarıdaki kötü tanınmış imajının büyük ölçüde düzelmesine yardımcı olmuştur.

d.Arkeolojinin Halkbilimi ile İlişkisi
Kültürler doğar, gelişir ve kaybolur. Bazısı yiter gider bazısı ise kalır ama varolan kültürler hep bir gelişim içerisindedir. Toplum içindeki siyasi, kültürel, bilimsel olaylar, değişimler, gelişmeler ve evrimler üstüste binerek kültürü oluşturur. Bir kültürün o anki durumunu anlamak için onun geçmişini de bilmek gerekir. Halkbilimi bilindiği üzere bir ülke ya da belirli bir bölge halkına ilişkin maddi ve manevi alandaki kültürel ürünleri konu edinen, bunları kendine özgü yöntemleriyle derleyen, sınıflandıran, çözümleyen, yorumlayan ve son aşamada da bir birleşime vardırmayı amaçlayan bir bilimdir. Dolayısıyla halkbilimi bir toplumu her yönden inceler. Neredeyse tüm bilimlerdeki gelişmelerin sonuçları halkbiliminde toplanır ve halkbilimi bunları kendine göre sentezler. Sonuçta sadece o toplumun veya bölgenin bugünü ile değil geçmişi ile de ilgilenir. Dolayısıyla iilgilendiği noktalardan biri de hiç kuşkusuz o toplumun veya bölgenin tarihidir. Arkeoloji işte bu noktada devreye girer. Daha önce belirtildiği gibi (bkz. Bölüm 1:Arkeolojinin Tanımı) gerek yazılı gerekse de yazısız tarihin incelenmesinde halkbilimine yardımcı olur.
Bir ulusun, bir halkın , bir yörenin ya da bir etnik grubun yaşamıyla ilgili çeşitli yanlarını, adetlerini, geleneklerini, göreneklerini, inanmalarını, becerilerini vb. yazıya geçirmiş kimselerin yazma ya da basılı yapıtları, yazıya dökülmüş anıları, gezi notları, gözlemleri izlenimleri yazılı kaynakları oluşturur. Yakın tarihlerin yazılı kaynakları hiç şüphesiz çoğunlukla tarih bilimi sayesinde kolaylıkla ulaşılabilecek kaynaklar haline gelmişlerdir. Ama örneğin çok daha eski tarihlerdeki toplum yaşamıyla şimdikini kaşılaştırmak istersek… Bu noktada arkeoloji yardımcı olacaktır.
Şu an hala dünyanın değişik yerlerinde Cilalı Taş Çağı’nı yaşamakta olan toplumların var olduğunu biliyoruz. Peki bu toplumları çok daha eski çağlarda Cilalı Taş Çağı yaşayamış ve şu an modern bir toplum statüsüne erişmiş toplumlarkla karşılaşmak istersek… Bu noktada yine arkeoloji bize yardımcı olacaktır.
Örneğin Konya yakınındaki Çatalhöyük yerleşmesinde Neolitik devire (M.Ö.8000 - M.Ö. 4500) ait bulunan duvar resimlerinde ölen aile bireylerinin yine aile bireyleri tarafından, cesedin kafasının kesilip, kanının bi kuyuya akıtlıp, vücudun derisinin yüzülüp daha sonra akbabalara yedirildiği ortaya çıkarılmıştır. Yapılan kazılarda o devire ait konutlarda bulunan seki denilen oturma sıralarının altında gömülü kafataskarı ve insan keimlerine rastlanmıştır. Burdan anlıyoruz ki cesetler tanrı olarak saydıkları akbabalar tarafından etten arındırılıp sadece kemik haline getiriliyor ve bu kemikler evin altına gömülüyordu. Böylece hem tanrıya bir sunu yapılmış olunuyor hem de cesedin çürüyüp kokması önleniyordu. Bu uygulamanın hala Budapeşte’nin bazı bölgelerinde uygulandığını görüyoruz. Bu iki toplumun ilişkisini ve belki de tek toplumun evrimini açıklamakta önemli bir gelişmedir. Belki iki toplum geçmiş zamanda kültür alışverişinde bulunmuşlardı belki de Anadolu’dan Macaristan’a doğru bir göç olmuştu. Sonuçta ikisi de halkbiliminin ilgi alanına girer.
Bir başka örneğe bakarsak. İlk zamanlar yani neolitik devir ve öncesinde insanlar tanrı olarak doğa kuvvetlerine taparlardı. Ateş, su, ağaç vb. Bunlara kurbanlar verir ve kendi yöntemleriyle bu tanrı dedikleri kuvvetleri hoşnut tutmak için çaba sarfederlerdi. Bunlar karşılığında da onlardan bazı şeyler umarlardı. Örneğin yine Çatalhöyük ve yine neolitik devirde içinde boğa başlarının bulunduğu ve boğaların resmedildiği bir çok konut bulunmuştur. Bu diğer doğa kuvvetleri gibi boğanın da kutsal olduğunu gösteriyor. Daha sonraları tanrı anlayışı değişti ve bir çok toplumda çok tanrılı dinler oluşmaya başladı. Bu dinlerde bir tanrılar alemi (pantheon) vardı ve daha somut halde düşünülüyordu bu tanrılar. Bunların başında hiç şüphesiz Mısır ve Yunan pantheonları gelmektedir. Bunun dışında Babil, sümer, hitit pantheonlarını sayabiliriz. (Yalnız şunu belirtmek gerekmektedir ki her toplum aynı zaman diliminde bu çok tanrılı dine geçmemiştir ve hatta bazıları hiç geçmemiştir ancak genel görünüm yani önemli uygarlıkların bu devri yaşadığı görünümündedir) Bu tanrılara da kurbanlar verilmekte, insanlar onlardan birşeyler dilemekte, hastalıkları, kıtlıkları tanrılar insanlara kızdığı için çıkardıklarına inanmaktaydı insanlar. Bu tanrıların varlığını antik kaynaklardan, onlar adına yapılan tapınaklardan ve hatta basit çanak çömleklerden öğrenmekteyiz. Daha sonra ise tek tanrılı dönem geldi. Bunlardan ilki musevilik, ikincisi hristiyanlık ve üçüncü ve sonuncusu ise müslümanlıktı. Bu dinlerde ise tek bir tanrı var ancak yine de çok şeyin değiştiğini genel bakış açısıyla söylenemez. Diğer ikisinde olmasa bile Müslümanlıkta hala kurban verildiğini görmekteyiz(Şu an sadece Tevrat’ın gerçekliğini kanıtlamak için -genel olarak pek kabul görmese de- bir arkeoloji kolu vardır). Genel olarak baktığımızda bilinen tarihin başlangıcından beri bir güce inanma ve ona kurban verme olgusunu görüyoruz. Toplumlar ne kadar değişip, gelişse de bazı şeylerin değişmediğini göstermekte basit ama sağlam bir örnektir kanımca. Ayrıca bu ilahiyat arkeoloji ve halk bilimi ilişkisini de ortaya koymaktadır.
Din konusuna değinmişken, arkeoloji için (özellikle klasik arkeoloji) tapınaklar ve anıtlar en önemli kaynaklardan biridir. Çünkü tapınaklar o dönemin dinsel inanışları hakkında bilgi vermekle kalmaz o dönem mimari tarzı (kullanılan taş cinsi, taşların nasıl işlendiği vb.) ve ulaşılan teknoloji hakkında da önemli bilgiler verir. Bu konudaki kuşkusuz en güzel örnekler görkemli Eski Yunan tapınakları (Örneğin Efes Artemis tapınağı: 110m*55m boyunda olup mermerden yapılmıştır) ve hala nasıl yapıldığı tam olarak bilinemeyen Mısır Piramitleri’dir.
Arkeoloji daha önce belirtildiği gibi sadece bu tip olayları değil en sıradan şeyleri bile ilgiyle ele alır. Örneğin geçmiş toplumların yemek yeme alışkanlığı, giyimleri, süslenmeleri konutlarını nasıl düzenledikleri gibi. Arkeoloji gerek yazılı kaynağın olduğu devirlerde gerekse yazılı kaynağın olmadığı devirlerde de bunu inceler. Örneğin yapılan kazılarda ele geçen başlıca gereçler arasında kap-kaçak, seramikler, kumaş parçaları, süs eşyalarını (küpe, toka gib) sayabiliriz. Bunlar o dönem insanın günlük yaşamını anlatan en belirleyici örneklerdir zaten.
Bunun dışında mezarlar ve nekropolleri de arkeoloji ve halkbiliminin ortak konuları arasında değerlendirebiliriz. Halen dünyanın çeşitli yerlerinde görülen mezar hediyeleri arkeolojinin çok önem verdiği konular arasına girmektedir veya dünyanın bazı yerlerinde görülen kremasyon dediğimiz ölü yakma ayinleri. Bunlar da halklar ve bölgelerin arasındaki ilişkileri belgeleyebileceği gibi toplumların gelilşimini de anlamak için kaynak olarak gösterilebilir.
Ayrıca daha önce bolca değinildiği gibi arkeoloji toplumlar ve bölgeler arasındaki ilişkilerde karanlıkta kalmış yönleri açığa çıkarmaktadır. Örneğin Yunanistan’a ait Girit adasındaki Knassos sarayında bulunan seramikler arasında Mısır özelliklerini açıkça taşıyan seramiklere rastlanmaktadır. Bu Doğu ve Batı Akdeniz arasındaki ticari ilişkiyi ortaya koymaktadır. Bunun yanında yine Knassos sarayında bulunan üzerinde bir Mısır Firavununa ait bir mühür bulunan ritüel bir seramik de bulunmuştur. Bu iki toplum arasındaki dinsel ilişkiyi belgeler ve devletsel olarak da birbirlerini tanıdıklarını gösterebilir.
Sonuçta halkbilmi ve arkeoloji ne kadar ayrı gözükselerde halkbilimi bir toplumun, bir bölgenin geçmişini anlamak için ilk önce tarih bilimini daha sonra arkeolojiye başvuracaktır. Bunun yanında arkeolojinin de o dönemin toplumsal yönlerini tam olarak anlaması ve ona göre hareket etmesi gerektiğinden halkbiliminden yararlandığı noktalar vardır.

e.Yorum ve Arkeolojinin Halkbilimine Katkısı
Halkbilimi bilindiği ve daha önce bir çok kez tekrarlandığı üzere diğer bilimlerin sonuçlarına kendinde toplayarak sentezleyen önemli bir bilim dalı. Arkeoloji ise tarih biliminin ulaşamadığı noktaları açığa çıkaran bir bilim dalı. Bu tanımlara bakacak olursak yine daha önce belirtildiği gibi arkeoloji kanımca halkbilimi için oldukça gereklidir. Çünkü başka, belki biraz eksik bir tanımla halk bilimi insan yaşamını nerde olursa ve kim olursa olsun ele alır. Ve insan yaşamı da elbette sadece günümüzle sınırlı değildir. Şu an yaşadığımız toplum / toplumlar bir çok evre geçirmiş , bir çok değişimden sonra şimdiki haline ulaşmıştır. Dolayısıyla halkbilimi insanın geçmiş zamanlardaki yaşamı ile de ilgilenmektedir. Ve insanın geçmişteki yaşamı elbetteki sadece yazılı belgerden öğrendiklerimizle sınırlı değildir. Çok daha öncesi ve belki de çok daha önemli bir geçmiş yatmaktadır yazılı belgelerin ilk ortaya çıktığı devirlertden öncesinde. İşte arkeoloji bu karanlıkta kalmış diyebileceğimiz devirleri araştırarak halk bilimine değeri göz ardı edilmez bir katkı yapmaktadır.
Ayrıca arkeoloji bir çok bilimle halkbilimi arasında köprü görevi görmektedir. Örneğin bir önceki bölümde belirtildiği gibi ilahiyat veya mimari vb.
Bir önceki bölümde belirtilen örnekleri genel olarak toparlamak gerekirse arkeoloji toplumların geçmişteki günlük yaşayışlarını, devlet ve din işlerini, birbileri ile olan ilişkilerini, birbirleri ile yaptıkları ticaretleri, o günlerden günümüze kalan adetleri incelemekte ve sonuçlar çıkarmaktadır.
Ayrıca şunu da belirtmek isterim, özellikle bir üst bölümde belirtilen arkeoloji ve halkbiliminin ilişkisindeki ortak noktalar gibi, bu iki bilimin ilişkisini sağlayan bir çok küçük ama önemli bağlayıcı yön olduğuna inanmaktayım.
Her alanda olduğu gibi incelenen konuların sağlam temellere oturtulması gerekmektedir. Arkeoloji halkbilimi için bunu sağlamada yukarda sayılan sonuçlardan dolayı önemli bir etmendir. Halkbilimi de bu yukarda sayılan sonuçlardan yararlanarak günümüzdeki toplumun temelllerinin nereye dayandığını özümsemekte ve bölgeleri, halkları, toplumları bu bilgiler ışığında incelemektedir.

Yorum ekle 26 Ocak 2007

Hattuşaş(boğazköy)

Boğazköy (Hattuşaş) Çorum’un Sungurlu ilçesinin 22km güneydoğusundaki Boğzkale ilçesinin (Boğazköy) 4km doğusundadır. Şehir kuzeyden güneye doğru 300m yükselir. Kuzeyde kalan kısıma “Aşağı Şehir” güneyde kalan kısıma “Yukarı Şehir” denir. Boğazköy kalıntıları ilk olarak Fransız gezgin ve arkeolog Charles Texier tarafından keşfedilmiştir. 1893-1894 yılında başlayan kazılardan sonra 1906′da Alman Hugo Winckler ile İst.Ark Müzesi’nden Thedor Makridi çivi yazısı ile yazılmış büyük bir Hitit arşivi bulmuşlardır. Boğazköy’de (Hattuşaş) M.Ö. III. binden itibaren yerleşim görülmektedir. Bu dönemdeki yerleşmenin Büyükkale ve çevresinde olduğu tespit edilmiştir. M.Ö. 19. ve 18. yüzyıllarda Aşağı Şehir’de Asur Ticaret Kolonileri Çağı yerleşmeleri görülmektedir ve şehrin adına ilk kez bu çağa ait yazılı belgelerde rastlanmıştır. Hattuşaş’ın M.Ö. 18.yy’da Kuşşara kralı Anitta tarafından tahrip edildiği ortaya çıkan yazıtlardan anlaşılmaktadır. Belgelere göre hemen bu tahripten sonra yaklaşık M.Ö. 1700 yıllarında yeniden yerleşime açılan Hattuşaş 1600′lerde Hitit devletinin başkenti olmuştur; kurucusu tıpkı Anitta gibi Kuşşara kökenli olan I.Hattuş ili’dir.
Hitit Devletinin başkenti olan Hattuşaş dönemin mimarlık ve sanatının odak noktası olmuştur. Hattuşaş sözcüğü Hattus sözcüğünden yani Hatti insanlarının verdiği orijinal addan gelir. Çok geniş bir alanı kapsar. Uzun zamandan beri yapılan kazılarda 5 kültür katı ortaya çıkmıştır. Bu katlarda Hatti, Asur,Hitit, Frig, Galat, Roma ve Bizans dönemlerinden kalma kalıntılar bulunmuştur. Kalıntılar Aşağı kent, Yukarı Kent, Büyük Kale (Kral Kalesi), Yazılıkaya’dan oluşmaktadır. Burada bulunan kalıntılar Kral Sarayı, iki katlı Arşiv Yapısı (3500 çivi yazılı tablet bulunmuştur.) , Hitit Dönemi’nden kalma dört tapınak , anıtsal kapılar (Kral Kapısı, Sfenksli Kapı, Aslanlı Kapı, Poternli Kapı ve Batı Kapısı), Tanrı “Teshup” ‘un tapınağı bulunmaktadır.
Hatuşaş’ın “Yukarı Şehir” olarak bilinen kesimi 1 km² den daha büyük bir yüzölçüme sahip, eğimli bir arazidir. Bu alan M.Ö. 13. yüzyılda Geç İmparatorluk Çağında şehrin gelişmesine sahne olmuştur. Yukarı Şehir’in geniş bir bölümü yalnızca tapınak ve kutsal alanlardan oluşmaktadır. Yukarı Şehir geniş bir kavis halinde onu güneyden çeviren bir surla donatılmış olup, sur üzerinde 5 kapı mevcuttur. Şehir surunun en güney ucunda ve kentin en yüksek noktasında bastion ile sfenksli kapı yer almaktadır. Diğer dört kapıdan güney surunun doğu ve batı ucunda karşılıklı Kral Kapısı ve Aslanlı Kapı yer almaktadır.
Yukarı Şehir’de görülen yapılaşma üç evrelidir. Birinci evre ilk surların inşaatı ile çağdaştır. İkinci evre, surlarda görülen ilk tahribattan sonraki yeniden yapım ve tapınak kentinin son biçimini almış olması ile belli olan evredir. Son evrede ise mevcut yapılarda görülen tadilat ve tamiratlar dışında dinsel amaçlar dışında bir yeni yapılaşma başlamıştır. Yukarı Şehir’de “Mabedler Mahallesi” olarak bilinen alan sfenksli kapıdan; Nişantepe ve Sarıkale’ye kadar uzanır. Bu alanda çeşitli evrelere ait bir çok tapınak açığa çıkarılmıştır. Tapınak planlarının genel karakteri, bir orta avludan girilen ve birer dar ön mekân ile derin ana mekânlardan oluşan kült odaları grubunun yapıyı biçimlendirmesidir. Tapınaklarda ele geçen malzemeler beş gruba ayrılmaktadır. 1- Seramikler, 2- Aletler, 3- Silahlar, 4- Kült objeleri, 5- Yazılı belgeler.
Kuzey ve güney binası dışında önemli bir yapı da Batı Binası ve Saray Arşividir. Büyük bir yangınla tahrip olmuş binanın yamaçta iki bodrum katı olduğu düşünülmektedir. Bu iki bodrum katında yaklaşık 3300 adet bulla ve 30 çivi yazılı tablet bulunmuştur. Bullaların 2/3′ü büyük kral mühürleri taşımakta ve kronolojik listeye göre I. Şuppiluliuma’dan Hattuşaş’ın son kralı ve onun torunu II. Şuppiluliuma’ya kadar kralları temsil etmektedir. Kral mühürleri yanında kraliçe mühürleri de açığa çıkarılmıştır.
Hattuşaş örenyerinden Büyükkale’de yapılan kazılar M.Ö. 13.-14. yüzyılda Hitit krallarının saray yapılarını ve bunları koruyan sur sisteminin özelliklerini gün ışığına çıkarmıştır. Giriş kapısı güneybatıda olan kalenin surları, sandık duvar tekniğiyle inşa edilmiştir.
Büyükkale’de bir bütün halinde saray yapısı görülmez, kazılar sonucunda ortaya çıkan farklı boyutta ve türdeki yapılar, büyük iç mekânlar, avlular ve direkli galeriler yoluyla birbirine bağlanarak kale içindeki bütünü oluştururlar. Kalede arşiv odaları, depo odaları, büyük kabul salonu, su kültü ile ilgili bina ve kutsal mekânlar yer almaktadır. Hitit sonrasında ise kalede Frig yapı kalıntılarına rastlanmıştır.
Boğazköy’de en önemli mimari alanlardan birisi de Büyük Mabet’tir. Hattuşaş’ta kuzey şehrin merkezini oluşturan Büyük Mabet, Hati’nin Fırtına Tanrısı ve Arinna Şehri Güneş tanrıçasının evi olarak yapılmıştır. Tapınağın çevresinde kaldırım taşlı yollar, meydanlar ve bunların arkasında bu yollara açılan dört yönde depo odaları yer almaktadır. Büyük Mabet, Aşağı Şehir mahallelerinden bir duvarı ile ayrılmaktadır. Taş bir teras üzerine kurulan Büyük Mabet’in, kutsal bir merkez olduğu kadar, ekonomik bir merkez olarak da kullanıldığı magasinlerde açığa çıkarılan büyük küplerden anlaşılmıştır. Yine mabedin doğu magasinlerinde tabletlerin bulunması burada bir arşivin olduğunu da ortaya koymuştur.

Yorum ekle 26 Ocak 2007

Türklerde mezar taşları

Ziyaret olunan yer manasında olan , ölü gömülen ve üzeri bina ile örtülmemiş çukura mezar , kabirdenilmesi, üstü yapılan müslüman kabirlerine türbe adı varilmesine , bu üstüne bina yapılmamış mezarların baş ve ayak uçlarına taş ve heykeller dikildiği görülmektedir.
Eski Yunanlılar ve Romalılarda ve diğer toplumlarda bu maksatla mezarlar, mezar binaları, anıtlara ait bilgiler mevcuttur. Türbeler ve mezar abideleri sanat tarihi bakımından , kurganlar, yer altı mezar mağraları, ehramlar, mozaleler, mezar abideleri , mahsen mezarlar gibişeylerdir. Dinler tarihi bakımından da önemli olan mezar, mezar taşları , türbe ve mezar anıtları geniş bir inceleme konusu olmaktadır.
Bilhassa Göktürklerde hakan veya kahramanların , ünlü kişilerin mezarları üzerine “ öldürdükleri düşmanları” temsil eden heykel veya taşları diktikleri , eğer taş bulamazlarsa ağaçtan yapılmış heykel veya kazıları bu maksatla kullandıkları ve bu şekilde dikilen taşlara Balbal denildiği ileri sürülmektedir. Bu Balbal ve Balbal dikme adeti “Eski Türk Yazıtları” arasında Kül Tegin yazıtının Cenup Bilge Han yazıtının doğu tarafında yer almaktadır. Balbal dikme itikatının , Türklerin öldükten sonra öbür dünyada da haayatın mevcut olduğu ve insanın ölünce öbür dünyaya göç ettiğine, ölünün öbür dünyada herşeye ihtiyacı olacağından eşyaların mezara konmasına inanılırdı.
Öldürülen düşmanlar için , kahramanın mezarı üzerine sembol mahiyetinde bir sıra taşlar konulduğu , ayrıca ünlü kahramanların mezaeına adeta bir mezar taşı gibi heykel dikildiği görüşü de bulunmaktadır. Aslında Balbal heykl değildfir. Sadece öldürülen düşmanlar için dikilmiş taşlardır. Resimli lanlar ise gömülen Türkleri temsil eder. Mezar üstünde birçok taş bulunurdu. Bu Balbal benzeri taş dikme adet ve inancının Asya’nın doğusundan Avrupa’nın batısına kadar hatta İspanya’ya kadar yayıldığı Göktürklerin koydukları Balbal adına karşılık , Mezapotamya’da Sümerlere ait Ur Kıral mezarlarına rastlandığı , böylece gerek coğrafi bakımdan gerek zaman bakımından genişlik ve derinlik gösterdiği anlaşılmaktadır.

BAZI MEZAR TAŞLARI
Mezar taşları olarak baş ve ayak ucunda dikilen veya sandukalı mezarlarda;
1-Baş ucu taşı (Baş Şahidesi)
2-Ayak ucu taşı (Ayak Şahidesi)
3-Yanlardaki taşlar
Özel bir itina ile yapılmakta ve böylece ölen insanların unutulmaması için öteden beri taşcılık , taş işçiliği ve süsleme halinde devam etmektedir. Mezar taşının üzerinde ekseriya çiçek dikmeye mahsus , toprağa kadar giden bir delikle , kuşların toplanan yağmur sularını içebilmeleri için yan yuvarlak ve yürek biçiminde çukurlar bırakılmıştır. Ayrıca bu ölümünde bile iyilik yapmak istediğinin tabiatı sevmesinin en canlı delili olarak da görülmektedir.
Mezar taşlarında sanat özellikleri , tarihi bilgi, kültür, folklor, dinle ilgili husular, şekiller, resimler, meslekler, teşkşlatlar, dualar… görülür. Dini mimari bakımından önem arzeden mezar taşlarında tarih boyunca her hususta değişiklikler olmuştur.
Hayvan sevgisi, bilhassa atlara karşı “ata ait mezar taşları mezar kitabesi” ve mezar atşı bulunduğu gibi hançer , kandil, şamdan, çengel , kalkan , tulumba ve muhtelif dini semboller pek fazladır.
Ayrıca mezar taşlarında nebati süslemelerde sap, yaprak, başak veya yemiş ; yemişlerden Türklerde “ayva, nar, incir”, çiçeklerden ise lale, karanfil, sümbül, nar çiçeği, haşkaş ömemlidir. Mezar taşlarında taş işçiliği , yazı , süsleme sanatları , kıyafet , tarih ve dini tarih önemlidir. Mezar taşları mezarın yerini ve kime ait olduğunu belirtmesi bakımından önemlidir. Bazı mezar taşlarında sembolil manalar ifade eden bir takım figürler bulunur. Örneğin Anadolu’da Akkoyunlu ve Karakoyunluların hakim olduğu bölgelerde koyun ve daha az sayıda olmak üzere at heykeli , hatta insan şeklinde mezar taşları da mevcuttur. Ahlat mezar taşları , teyzine hale sokulmuş ejder motifleriyle dikkati çekmektedir. Bazı taşlarda bu ejder motifleri tamamen teyzine birer kemer şeklinde stilize edilmektedir.
Ayrıca bunların dışında şamdan veya asma kandil motifleri işlenmiştir. Türbelerde çift başlı kartallar görülmektedir. Türk tarihi içinde kuş resimleri , hayvan figürleri ve adlarının bulunduğu da bilinmektedir.

Yorum ekle 26 Ocak 2007

Antik tarih

Ankara, 3000 yıl kadar önce kurulmuştu. Galatlar bu kente, “durduran, yol kesen” anlamına gelen Ankyra adını verdiler. Bu deyim daha sonra gemicilikte kullanılarak gemi çapası (Anchor) anlamını aldı. Deyimin, bugün Kale’nin bulunduğu kayalık alanın konumu yüzünden düşünüldüğü anlaşılmaktadır.
Bir de Engürü vardır Ankara’nın isimleri arasında. Söylenceye göre bu adın aslı Farsça “üzüm” sözcüğünün karşılığı olan “Engür”dür. Engürü adı da, bir zamanların bağlık bahçelik Ankara’sını çok güzel anlatan adlardandır. Sırası gelmişken belirtelim ki, Ankara ve çevresi üzümün anavatanıdır. En iyi şarapların da Çankaya’nın Kavaklıdere’sinde yapıldığı bilinir. Kim bilir, belki de Anadolulu Baküs Çankaya’da doğmuştur.
Ankara’nın kurucularına ilişkin iddialar bir değil, ikidir. Uzmanlar Ankara’yı ünlü bir baba oğul arasında kime mal edeceklerini şaşırırlar. Bir rivayete göre, Ankara’nın kurucusu Frig Kralı Gordios’tur. Bir rivayete göre de onun oğlu Midas’tır.
Hititler döneminde Ankara bir askeri garnizon olarak kullanıldı. Daha sonra bu alanda
Frigyalılar egemen oldular ve kenti kuran da onlar oldu.
M.O. 700′den sonra kentin yeni hakimleri olarak Lidyalılar’ı görüyoruz. M.O. 547 tarihinden itibaren de iki yüzyıl kadar kent ve bölge Pers egemenliği altında kaldı.
M.O. 333 yılında Büyük İskender kenti Makedon-Helen egemenliğine soktu. Gordion’un ünlü ve efsanevi kördüğümünü çözemeyince kılıcıyla kesen İskender’in, yörede bir süre kaldığı biliniyor. Ankara Kalesi de bu dönemde Anadolu’ya gelen Galatlar tarafından yapıldı.
M.O. 189 yılında Romalı Komutan Vulso, Galatlar’ı yenerek Ankara’yı Roma egemenliğine aldı. Ankara’yı uzun yıllar egemenlikleri altında tutan Romalılar zamanında kente önemli yatırımlar yapıldı. Bugün Ankara’da, Roma döneminden kalma hamam, tapınak, sur, agora, hipodrom, sütun, tiyatro gibi çok sayıda eser görülür. Örneğin, Ulus’ta, Hükümet Meydanı’ndaki Julianus sütunu bunlardan biridir. Roma İmparatoru Julianus’un M.O. 362′de Ankara’dan geçişi anısına dikilen bu sütun, yivli taşlardan oluşmuş ve yaprak biçiminde bir taçla süslenmiştir. Yeri, bu yüzyılın başında, iki yüz metre kadar kuzeye taşınarak değiştirildi. Halen kalıntıları bulunan Roma Hamamı, döneminin dünyadaki üç büyük hamamından biri olarak
nitelendirilir. 1939′da başlanan bir kazı sonunda ortaya çıkan, 12 külhanlı, dev boyutlardaki bu hamamın M.S. 2.yüzyıl sonu ile 3. yüzyıl başında yapıldığı bilinmektedir. Hamamda, yılan tutan kocaman bir elin varlığı, yapının, Sağlık Tanrısı Asklepius adına inşa edildiğini düşündürmektedir. Hamamın ortaya çıkarılması amacıyla yapılan kazılarda Roma İmparatoru Caracalla ve annesi Julia Domna adına çıkarılmış çok miktarda sikkeye rastlanmıştır. Taş temeller üzerine oturan hamamın dış duvarları, dört sıra tuğlanın üs tüste konmasından oluşmaktadır. İç duvarlar ise mermerle kaplıdır. Kente 60 km. uzaktaki Elmadağ’dan taş borularla getirilen su, bu hamamla birlikte bütün mahallelere dağıtılıyordu.
Hacıbayram Camii’nin yanında yer alan Augustus Tapınağı konusunda Prof. Dr. Akurgal şunları yazıyor:
“Roma İmparatoru Augustus (M.Ö. 27-M.S. 14), ölümünden on altı ay önce Vesta Rahibelerine dört belge teslim eder. Bunlardan biri vasiyetnamesidir; ikincisi cenaze töreni hakkındaki buyruklarını, üçüncüsü imparatorluğun parasal ve askeri durumu ile ilgili kayıtlarını kapsamakta, dördüncüsü ise yaşadığı sürece yaptığı işleri (icraatı) anlatmakta idi.
“Bunlardan ancak sonuncusu, ‘index rerum gestarum’, Ankara Augustus Tapınağı’nın duvarlarında iki dilde, Latince ve Helence yazılmış olarak günümüze değin gelmiştir. Buna karşılık madenden iki levha üzerine yazılı olup Roma’da imparatorun mezarının önünde yer alan orijinal metin ise tamamen yok olmuştur.
“Güzel bir rastlantı sonucu ‘Res Gestae Divi Augusti’ (yani tanrılaşmış Augustus’un yaptığı işler) adını taşıyan bu kitabenin günümüze değin bilinen diğer iki kopyasına ait parçalar yine Anadolu’da ele geçirilmiştir. Şimdi Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde saklanmakta olan bu parçalar Ankara Tapınağı’nın bazı eksik bölümlerinin tamamlanmasında yardımcı olmuşlardır…
“Augustus’un uğraşılarını anlatan Latince metin, tapınağın Pronaos (ön oda) adı verilen iki yan duvarının iç yüzeylerinde yer almaktadır. Yazıt Hacıbayram Camii’ne yakın olan duvarın üstünde halen okunaklı iri harfler halinde ‘Re-rum gestarum divi Augusti’ (yani tanrılaşmış Augustus’un icraatı) sözcükleri ile başlar ve duvarın büyük bir bölümünü kaplar. Latince yazıtın arkası, onun karşısında kalan duvarın iç yüzünde devam eder. Latince metnin Helence çevirisi ise bu duvarın, yani batı-doğu doğrultusundaki tapınak duvarının dış yüzündedir. 0 tarihlerde Ankara’da konuşulan dil Helence olduğu için yazıtın Helenceye çevrilmesi gerekiyordu…
Eski tarih boyunca Ankara’nın akropolisi (tepe kenti) Hacıbayram Camii’nin bulunduğu yerde idi. Roma döneminde Ankara kenti, Roma ve Augustus Tapınağı’nın bulunduğu bu kutsal tepenin etrafını çeviriyordu. Çankırı Caddesi üzerindeki Roma Hamamı, Kale dibindeki Roma Tiyatrosu ve Hisar’daki Kale’nin kendisi Roma kenti sınırlan içindeydi. Kentin kuzey ucu Radyoevi’ne doğru uzanıyordu. Roma dönemi sikkelerindeki tasvirlerden ve yazıtlardan anlaşıldığına göre Ankara’da Romalılardan önce Tanrı kadın Kybele’ye (bereket tanrıçasına) ve Ay Tanrısı Men’e tapılıyordu. Kybele, Çatalhöyük’te gördüğümüz üzere, daha neolitik çağda, yani M.Ö. 7. ve 6. binlerde Anadolu halklarının başlıca Tanrısı olduğu gibi, Frigler’in de en önemli Tanrısı idi. Men de bir Anadolulu Tanrı olup büyük olasılıkla Luvi kökenlidir. Ona özellikle Frigya ile Lydia bölgelerindeki yerli halklar tapınıyordu. Helenler’in Ay Tanrısı dişi olup adı Selene idi. Bununla beraber aynı bölgelerde yaşayan Helenler de Men’e tapıyorlardı.
Augustus Tapınağı’nda cephenin ve giriş yerinin Helen kutsal yapılarındaki gibi doğuya değil de, batıya dönük oluşu da burasının eski Anadolu geleneğine, yani Helenler’den önceki
dönemlere ait bir tapınma yeri olduğuna işaret etmektedir…
“Bizans çağında Augustus ve Roma Tapınağı’nı kiliseye dönüştüren Hıristiyanlar, cella’nın (ortadaki büyük odanın) güney duvarında üç pencere açmışlar ve cella ile opisthodomos’un (arka odanın) arasındaki duyan yıkarak orayı bir Krypta haline sokmuşlardır.” (Ankara Dergisi, s. 1. 1990)
Türkler, Augustus ve Roma Tapınağına hiç dokunmadılar; ona saygı ve hoşgörü göstererek Hacıbayram Camii’ni kilisenin hemen yanı başında inşa ettiler.
Kentin onarılıp güzelleştirildiği dönem olmuştur Roma dönemi. Hatta çılgın imparator Neron, Ankara’yı Metropol yani Başkent ilan etmişti. Bu döneme ait yazıt ve sikkelerde Ankara’nın başkent olduğu açıkça yazılıdır. Bir başka Roma İmparatoru Caracalla da, kenti çevreleyen surları onarmıştı.
Ankara Kalesi’nin eteklerinde bir bedesten ve iki hanın onarılıp müzeye dönüştürülmesiyle kazanılan çok değerli bir yapıda, taş devrine ait bulgulardan, anılan Roma dönemi kalıntılarına kadar pek çok eser sergilenmektedir. Müze şimdilerde Anadolu Medeniyetleri Müzesi olarak adlandırılıyor.

Yorum ekle 26 Ocak 2007

Piramitler

Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eser, Mısır’dakı Keops Piramididir. Mısır’ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadir.
Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadir. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulundugu beş piramit daha vardır.
Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, M.Ö. 2800 yıllarına dogru hüküm süren Mısır’ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops’un mezarıdır. İkinci büyük piramit, Keops’un kardeşi olan ve O öldükten sonra firavun olan Kefren’e aittir. Küçük piramit ise M.Ö. 2500′lü yıllarda hüküm süren Mikerinos’a aittir.
Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunların en haşmetlisi olan Keops Piramidi dış görünüşü ile de “Dünyanın Birinci Harikası” olma niteligine hak kazanmıştır.
Piramitler, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardir.
Keops Piramidinin yüksekligi 138 metredir. Tepeden 10 metre kadar asınmıştır. Bazıları 10-15 ton ağırlıgında olan 2.300.000 adet blok taşın üst üste yığılmasıyla olusturulmuştur. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasinda, tepeden 100 metre kadar asağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardir.
Tarihçi Herodot’a göre, ağır granit bloklari, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genislikte bir rampa yapilmistir. Sadece bu rampanin yapılması bile 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Daha sonra da Keops’un ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleştirilmiştir.

PİRAMİTLERİN GİZEMİ
Piramitler denince çoğu insanın aklına Gize’deki üç büyük piramit gelir.Ancak Mısır’da çok daha fazla vardır.Bunlar da Piramit çağı diye adlandırılan Dördüncü sülaleden Altıncı sülaleye kadar olan zaman diliminde yapılmıştır.
Üçüncü Sülale döneminde ilk basamaklı piramitler ortaya çıktı.Bunların şum zamana kadar korunanlarının en büyüğü Firavun Zoser’in Saqqara’da yaptırdığıdır.Bunun mimarının Zoser’in veziri,papaz İmhotep olduğu bilinmektedir.Daha sonra dördüncü sülaleden KralSnefru,basamakları terketmiş ve son piramit şeklini meydana getirmiştir.Yukarı Mısır’da iki büyük piramit inşaa etmiştir.Keops ise babasının yaptırdıklarının çok uzağında Gize’de bildiğimiz en büyük piramidi yaptırmıştır.Peki neden?Mezar hırsızlarından korumak için değil kuşkusuz.Çünkü piramitler hırsızları korkutacağına görkemi boyutlarıyla onları daha çok çekmiştir.Ayrıca dördüncü sülalenin piramitleri (Khufu,Khafra,Menkaura,Kızıl ve Çarpık Piramit)diğerlerinkinden çok daha sağlam ve büyüktürler ama diğer sülalelerin piramitlerinde birçok hiyeroglif olmasına rağmen onlarda hiç yoktur.Robert Bauval’a göre bunlar bir ‘master plan’ın parçasıdır.Eski Mısırda Firavunların ölünce gökyüzünde yıldızlardan oluşan ‘Duat’ adlı bir bölgeye gideceğine inanılırdı.Bauval’da elindeki kanıtlarla Dördüncü Sülalenin Piramitlerinin bu bölgeyi yani ‘Orion ve Hyades’ takımyıldızlarının konumlarına göre yapıldığını öne sürmektedir.

Yorum ekle 26 Ocak 2007

Bilgi toplumunun tanımı ve temel özellikleri

Gelişmiş ülkelerde şekillenen ve tüm dünya ülkelerini kısa zamanda etkisi altına alan toplumdaki gelişmelerin özellikle sanayileşme sürecini tamamlayamamış veya sanayileşme sürecinde olan gelişmekte olan ülkeler açısından irdelenmesi ve ekonomilerin bilgi toplumuna uyum sürecine girerek yeni stratejilere yönelmesi gereksimi gittikçe artmaktadır. Bilgi toplumu, başta emek faktörü olmak üzere tüm üretim faktörlerinin, kamu ve özel sektör işletmelerinin, bireylerin ve devletin teknolojik gelişmeler karşısında yeniden yapılanmasını, yeni bir dünya görüşü ve yaşam felsefesini beraberinde getirmektedir.
Bilgi toplumu da en önemli girdilerden insan faktörü ve bilginin niteliğinde değişim ortaya çıkmaktadır. Bilgi, hem kişisel bir kaynak olarak, hem de kilit ekonomik bir kaynak olarak görülmektedir. Günümüzde, bilgi toplumunda ise bilgi anlamlı tek kaynak olarak benimsenmektedir. Geleneksel üretim faktörleri yani doğal kaynaklar, emek ve sermaye ortadan kalkmamakta ancak, ikinci plana düşmektedir. Söz konusu üretim faktörleri bilgi sayesinde elde edilebilir kaynaklardır. Burada bilginin niteliği de önemlidir. İşe yarayan bilgi, sosyal ve ekonomik sonuçlar getirebilecek bilgi önem kazanmaktadır. Bilginin oluşumuna katkı verecek ve bilgiyi kullanacak olan ise insandır. Bilgi toplumunda diğer önemli girdi insan faktörü olmaktadır. Burada, düşünsel anlamda emek faktörünün gelişimi, insana yapılacak yatırımlar ön plana çıkmaktadır.
Bilgi toplumu; yeni temel teknolojilerin gelişimiyle bilgi sektörünün, bilgi üretiminin, bilgi sermayesinin ve nitelikli insan faktörünün önem kazandığı, eğitimin sürekliliği ön plana çıktığı, iletişim teknolojileri, bilgi otoyolları, elektronik ticaret gibi yeni gelişmeler ile toplumu ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal açıdan sanayi toplumunun ötesine taşıyan bir gelişme aşaması olarak tanımlanabilir. Sosyoekonomik gelişme sürecinde başta insan faktörü ve bilgi olmak üzere tüm alanlarda yapısal değişimi gerekli kılan, sanayi toplumunun uzantısı olarak ortaya çıkan bilgi toplumu, “bilgi ekonomisi”, “sanayi-sonrası toplum”, “bilişim toplumu”, “bilgi çağı” ve benzeri şekillerde ifade edilmektedir. Ayrıca; sosyo - ekonomik gelişme sürecinde tarım devrimi birinci dalga, sanayi devrimi ikinci dalga, enformasyon devrimi veya bilgi toplumundaki gelişmeler ise “üçüncü dalga” olarak nitelendirilmektedir. Üçüncü dalga, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal alanda yeni bin yaşam biçimi getirnektedir. Bu yeni gelişmeler yeni davranış biçimlerinin oluşmasına yol açmakta ve toplumu standartlaşma ve merkezileşmenin ötesine taşımaktadır. Bu yeni uygarlık, farklı bir dünya görünümünü de beraberinde getirmekte; zamanı, mekanı, mantık ve nedenselliği ele almada kendi özgül biçimlerini geliştirmekte ve geleceğin politikasının ilkelerinin de kendine göre oluşmasına yol açmaktadır.
Tüm dünyayı kısa zamanda etkisi altına alan bilgi toplumunun temel titizliklerini ise sanayi toplumunun özellikleri ile karşılaştırmalı olarak şu şekilde sınırlandırabiliriz:
- Sanayi toplumun da mal ve hizmet üretiminde gelişmenin başlangıcı alan buhar makinesinin yerini bilgi toplumunda bilgisayarlar almaktadır.
- Sanayi toplumunda kol gücünün yerini, bilgi toplumunda beyin gücü almaktadır.
- Sanayi toplumunda fiziksel ve düşünsel anlamda insan sermayesinin üretime katılımı söz konusu iken, bilgi toplumunda düşünsel anlamda, yükseköğretim görmüş nitelikli insan sermayesinin üretime katılımı söz konusudur.
-Sanayi toplumunda sanayi mallarının ve hizmetlerin üretimi yapılmaktadır. Bilgi toplumunda ise bilgi ve teknolojinin üretimi gerçekleşmekte ve bilgi sektörünün ürünü olarak bilgisayar, iletişim ve elektronik araçlar, elektronik haberleşme, robotlar, yeni gelişmiş malzeme teknolojileri gündeme gelmektedir.
- Sanayi toplumundaki fabrikaların yerini bilgi toplumunda bilgi kullanımını içeren bilgi ağlan ve veri bankaları (iletişim ağ sistemi) almaktadır. Bilgi, dünyanın her tarafında üretilmekte ve iletişim teknolojisi aracılığıyla anında her tarafa yayılmaktadır.
- Bilgi toplumu işgücünde tasarruf sağlamakta, bu ise kısa dönemde işsizlik, uzun dönemde ise yeni teknolojilerin global etkilerini ortaya çıkarın aktadır.
- Sanayi toplumundaki genel eğitimin yerini bilgi toplumunda eğitimin bireyselleşmesi sürekliliği almaktadır.
- Sanayi toplumunda: birincil, ikincil, ve üçüncül endüstriler tarım, sanayi ve hizmetler, bilgi toplumunda birincil, ikincil ve üçüncül sektörlerin yanı sıra dördüncü sektör olan bilgi sektörü ortaya çıkmaktadır.
- Sanayi toplumundaki özel ve kamu iktisadi kuruluşlardan faklı olarak bilgi toplumunda gönüllü kuruluşların önem kazandığını görüyoruz.
- Sanayi toplumunda başlıca üretim faktörleri emek, tabiat, sermaye, girişimci iken, bilgi toplumunda üretim sürecinde bu üretim faktörlerinin yanısıra beşinci üretim faktörü teknik “bilgi” ön plana çıkmaktadır.
- Sanayi toplumunda üretilen mal ve hizmetlerin kıtlığı söz konusu iken, bilgi toplumunda bilgi kıt değildir. Bilgi, sürekli artmakta ve artan verimler özelliği içirmektedir.
- Sanayi toplumunda üretilen mal ve hizmetlerin bir yerden bir yere taşınmasında uzaklık ve maliyet önemli iken, bilgi toplumunda bilgi otoyolları ile tüketici ile bilgi arasındaki uzaklık önemini kaybetmekte ve maliyetler minimuma inmektedir.
- Sanayi toplumunda tüketici taleplerinin karşılanmasında mal ve hizmetlerin mobilitesi oldukça düşük, bilgi toplumunda ise bilginin mobilitesi kolaydı. Bu durum, bilginin sınırsız bir tüketici tarafından tüketilmesine ve yenilikleri teşvik etmesine yol açmaktadır.
- Sanayi toplumunda temel bilgiyi, fizik, kimya bilimleri, bilgi toplumunda ise; kuantum elektroniği, moleküller biyoloji ve çevresel bilimler gibi yeni araştırma alanları oluşturmaktadır.
- Sanayi toplumunda politik sistem temsili demokrasi iken, bilgi toplumunda katılımcı demokrasi anlayışnınn daha belirgin bir önem kazanacağı düşünülmektedir. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler neticesinde adına “Tele-Demokrasi” denilen bir değişimin ileriki yıllarda yaşanacağı tahmin edilmektedir.
Bilgi toplumunun yukarıda belirtilen temel özelliklerden hareketle bilgi toplumu, sanayi toplumunun sosyo- ekonomik gelişme sürecinde yol açtığı gelişmelerden daha farklı, ekonomik alandaki tüm karar birimlerinin ve kurumların yapısında hızlı değişimi ve yeniden yapılanmayı gerektiren bir aşama olarak nitelendirilebilir. Bilgi teknolojilerinin hızla gelişimi, bu gelişmelere aynı hızla ayak uydurabilecek bir toplum yapısını gerekmektedir. Daha çok gelişmiş ülkelerin ulaşmış olduğu ve henüz sanayileşme sürecini tamamlamış olmasa da gelişmekte olan ülkeleri de etkisi altına alan bilgi toplumu aşamasında, ekonomik politika önceliklerinin bilgi üretimi ve kullanımı yönünden oluşturulması önem kazanmaktadır. Bilgi toplumu aşamasına ulaşmış bir çok gelişmiş ülkede ulaşılan gelişmişlik düzeyinin sürekliliğinin korunması amacıyla, giderek bilime, teknoloji ve insana yatırım unsuru eğitime daha fazla önem verilmektedir. Türkiye `nin ve diğer gelişmekte olan ülkelerin uluslar arası alanda gelişmiş ülkelerle aralarındaki gelişmişlik farkının daha fazla açılmaması,ulusal alanda ise kalkınmanın sağlanması açısından, bu ülkelerin bilgi toplumundaki gelişmelere ne ölçüde uyum gösterdikleri önemlidir.
5.1. BİLGİ TOPLUMUNA ERİŞMENİN KOŞULLARI
5.1.1. Alt Yapı
Üretilen bilgiyi depolayacak, çoğaltacak, dağıtacak, kullandıracak teknolojik sistemleri alt yapıyı oluşturmaktadır.
- Bilgiyi Toplayacak Kütüphaneler Kitaplar, ses ve görüntü kasetleri bilgisayar disketleri, dia pozitifler, filmler.
- Bilgi - Çoğaltacak Tesisler Matbaalar (Kitap,Gazete,Dergi). Fotokopi makineler, kaset, dia disket, film çoğaltacak cihazlar.
- Bilgiyi Dağıtacak İletişim Şebekesi Radyo - TV yayınlan, telefon hatları, şebekeleri, link istasyonları, uydular (Türk sat- Türk Uydusu).
Sanayi sonrası toplumun en önemli kaynağı bilgi ve en önemli alt yapısı ise iletişim alt yapısı olmuştur.
Her çeşit toplum üç çeşit alt yapı tarafından bir arada tutulur: Ulaştırma, Enerji, ve İletişim.
Son zamanlarda iletişim alt yapısı, ulaştırma ve enerjinin önüne geçmiş insanlığın eylem alanı büyümüştür.
Ulaştırma sektörünün birim fiyatları sürekli artarken, iletişim birim fiyatları sürekli düşmesi nedeniyle fikirleri yaratan insanları nakletmek yerine, fikirlerin ve bilginin iletişim yoluyla iletilmesi maliyet ve sürat açısından yeni bir ufuk açmıştır.

Yorum ekle 26 Ocak 2007

Hitit devleti

M.Ö 2000- 1800 yıllarında Orta Anadolu’ ya yerleşen Hititler, Hattuşaş( Boğazköy)’ı başkent yaparak bir devlet kurmuşlar, zamanla Ön Asya’ nın en güçlü devletlerinden biri olmuşlardır.
Hitit Devleti M.Ö. 1200’ lerde yıkılmış, fakat tamamen ortadan kalkmamıştır. VII. yy.’ a kadar Geç Hitit Devleti olarak yaşamışlar ve bu tarihte Asurlular tarafından tamamen ortadan kaldırılmışlardır.
Hitit sanatı, diğer tüm eski çağ doğu toplumlarında olduğu gibi, dini niteliklidir. Bu sanatlarda Mezepotamya ve Mısır’ ın etkileri bulunmaktadır. Ancak, büyük bir krallığa erişildiği dönemde kendi kimliğini bulan Hitit sanatı, kendine özgü nitelikler kazanmıştır. Hatta Anadolu dışına taşan Hitit kültürü; Suriye, Mısır ve İyonlar aracılığıyla Batı dünyasını etkilemiştir.
Hitit mimarisinin en önemli özelliği ve yeniliği anıtsal (abidevi) oluşudur. Erken Hitit dönemi yapılarında başlayan anıtsallık, imparatorluk döneminde daha büyük boyutlara ulaşmış ve anıtsal kentler meydana getirilmiştir. Bunu en iyi izleyebileceğimiz yer Hattuşaş’ dır.
Bnaların temelleri ve alt katlar, oldukça iri taşlarla örülüdür. Bu dev boyutlu taşların yanı sıra; surlar, kentin gürüşündeki yapılar, yamaçlı alanlardaki yüksek merdivenler de anıtsallığı sağlayan diğer özellikler arasındadır.
Yapılarda taş malzemenin yanı sıra; duvarlarda tuğla ve kerpiç, çatılarda ahşap kullanılmıştır. Bu çatılar düzdür. Destek sistemini dört köşe direkler oluşturur.
Şehirlerin savunulması için sur duvarları ve kuleler yapılmıştır. Bunlar yer altı tünelleri ile donatılmıştır. Potern denilern bu geçitler, toprağa kazılan hendeklere ilk taşların bindirme tekniği ile üçgen geçitli bir ara bırakılacak şekilde örülmesi ve daha sonra bunun üstünün toprakla örtülmesi şeklinde yapılırdı.
Bu şehre üç giriş kapısı vardı: Aslanlı Kapı, Karal Kapısı, ve Yer Kapı.
Hattuşaş’ da yedi büyük ve iki düzine kadar küçük tapınak vardır. Bunlar dikdörtgen veya kare meydanların etrafında gruplanmış yapılardan meydana geliyordu .
Ülke yönetimi için kararların alındığı birimleri, kral ve kraliçenin kaldığı özel odaları, arşivleri ve toplantı salonlarını içiene alan saraylar da bu kentlerin içinde bulunan yapılar arasındadır. Kaniş ve Acemhöyük (Niğde)’ de bulunan saraylar 50-60 odalı olup, Hititer’ in erken döneminde yapılmışlardır.

Yorum ekle 26 Ocak 2007

İlk çağda anadolu uygarlıkları

HİTİTLER:
M.Ö 2000 yıllarında Anadolu’ya gelerek Kızılırmak çevresinde devlet kurmuşlardır.
-Başkentleri Hattuşaş ( Boğazköy) şehridir. Çorum yakınlarındadır.
-Hititliler Suriye’yi ele geçirmek için Mısırlılarla savaşmışlardır.Bu savaşın sonunda iki devlet
arasında Kadeş Antlaşması imzalandı.
-Kadeş Antlaşması (M.Ö 1280) Dünya tarihinde iki devlet arasında yapılan ilk antlaşmadır.
-Hitit Devleti M.Ö 1200 yılında Anadolu’ya gelen Frigyalılar tarafından yıkıldı.

FRİGYALILAR:
-M.Ö 1200 yıllarında Hititlerin yıkıldığı bölge üzerinde ve Ankara ,Eskişehir ,Afyon dolaylarında devlet kurdular.
-Devletin başkenti Ankara’nın Polatlı ilçesi yakınlarındaki Gordion şehridir.
-Frigyalılar krallarına Midas ünvanı verirlerdi.
-Tarım ve hayvancılıkla uğraşmışlardır.Tarım ve hayvancılıkla ilgili sert kanunlar koymuşlar tarıma ve hayvancılığa zarar verenleri şiddetle cezalandırmışlardır.
-Frigyalılar M.Ö 7.yüzyılda Kafkaslardan Anadolu’ya gelen Lidyalılar tarafından yıkılmıştır.

LİDYALILAR:
-Gediz ve Büyük Menderes ırmakları arasında kurulmuştur.
-Kral Giges zamanında bağımsız bir devlet kurmuşlardır.
-Başkentleri Sard şehridir.( Bugünkü Manisa-Salihli yakınlarındadır.)
-Ticaretle uğraşmışlardır.Kral Giges Efes’ten başlayıp Mezopotamya’ya kadar uzanan Kral Yolu’nu yaptırmıştır.
-Ticaretteki bu gelişmeler nedeniyle Lidyalılar tarihte ilk kez parayı icad ettiler.
-Lidyalılar M.Ö 547 yılında Anadolu’yu işgal eden Persler tarafından yıkıldılar.

URARTULAR:
-M.Ö 900 yılında Doğu Anadolu’da kuruldu.
-Başkenti Tuşpa(Van) şehridir.
-Maden işlemeciliğinde ilerlemişlerdir.
-Tarımla ve hayvancılıklada uğraşmışlardır.Van ovasını sulamak için yaptıkları su kanalları günümüzde bile kullanılmaktadır.
-Urartu Devleti M.Ö 600 yılında Medler tarafından yıkılmıştır.

İYONYALILAR:
-M.Ö 1200 yıllarında Yunanistan’dan göç ederek Ege kıyılarına yerleşen Akalar tarafından kuruldu.
-Akalar Ege kıyılarında 12 ayrı şehir kurmuşlar ve şehir devletleri halinde yaşamışlardır.
-En önemli İyon şehirleri İzmir,Efes,Milet,Foça’dır.
-Her şehrin başında ayrı bir kral bulunuyordu.Bundan dolayı hiçbir zaman güçlü bir krallık kuramamışlar ve ayrı ayrı şehir devletleri halinde yaşamışlardır.Siyasi birlik yoktur.
-İyonyalılar denizcilikte ileri gitmişlerdir.Ancak zamanla Lidyalıların,Perslerin ve Romalıların egemenliğine girerek kaybolmuşlardır.

İLK ÇAĞ’DA ANADOLU’DA KURULAN DEVLETLERDE
KÜLTÜR VE UYGARLIK
DEVLET YÖNETİMİ:
-İlk Çağ’da Anadolu’da kurulan bütün devletler krallıkla yönetiliyordu.
-Hititler’de kraliçelerde geniş yetkilere sahipti.
-Hititler’de Tavananna ünvanı verilen ana kraliçe, kral olmadığı zaman devleti kral adına yönetirdi.
-Hititler’de Pankuş adı verilen meclis vardı.Bu mecliste önemli devlet meseleleri görüşülürdü.Bu meclis gerektiğinde kral ve kraliçeyi yargılardı.Hatta mahkum bile edebilirdi.
-İyonlarda şehir devletleri yönetimi önce krallar sonra soylular, daha sonra demokratik hükümetler tarafından yönetilmiştir.

DİN VE İNANIŞ:
-İlk Çağ’da Anadolu’da kurulan devletlerin hepside çok tanrılı dine inanıyorlardı.(Politeizm)
-Hititler’de tanrı sayısı çok fazla olduğundan Hititlerin ülkesine “Bin Tanrı İli” denirdi.
-İnanışlarına göre tanrılar aynen insanlara benzer ve insanlar gibi yaşardı.
-Frigyalılar tarımla uğraştıklarından bu durum dinlerine de yansımıştır.Frigyalıların en büyük tanrısı toprak ve bereket tanrısı olan Kibela’dır.
-Lidyalılar İyonlardan etkilenerek onların tanrılarına tapmışlardır.
-Lidyalılar, Artemis,Zeus,Apollo gibi pek çok Yunan tanrısını İyonlardan alarak kendi tanrıları haline getirmişlerdir.
-İlk Çağ uygarlıklarından bazıları öldükten sonra dirilmeye inanırlardı.Bundan dolayı mezarlarını kayaları oyarak oda şeklinde yaparlar ve içlerine çeşitli eşyalar koyarlardı.
-Tanrılara kurban keserler ve tanrılarına yiyecek ve içecek sunarlardı.

SOSYAL VE EKONOMİK HAYAT:
-Anadolu’da kurulan İlk Çağ medeniyetlerinde insanlar eşit hak ve özgürlüklere sahip değillerdi.
-Ülke sosyal sınıflara ayrılmış durumdaydı.Hititler’de Kral ve ailesi,soylular,rahipler ,askerler ve köleler olmak üzere sınıflar vardı.Bu sınıfların ayrı ayrı hakları vardı.Kölelerin ise hemen hemen hiçbir hakkı yoktu.
-Hititler’de sınıflar arası ilişkiler kanunlarla belirlenmişti.Mal sahibi olma,miras,evlenme , boşanma kanunlarla belirtilmişti.
-Frigyalılar tarıma önem verdikleri için sert kanunlar koymuşlardır.Sabanını kıran öküzünü öldürene ölüm cezası vermişlerdir.
-Lidyalılar kara ticaretine önem vermişler ve Kral Giges Ege kıyılarından başlayan ve Mezopotamya’ya kadar uzanan “Kral Yolu’nu” yapmışlardır.Böylece ticaret canlanmıştır.
-Lidyalılar parayı tarihte ilk defa icat ettiler.
-İyonyalılar deniz ticaretinde ileri gittiler ve Akdeniz ve Karadeniz’de koloniler kurdular.

YAZI ,DİL, EDEBİYAT BİLİM VE SANAT:
-Hititler ve Urartular çivi yazısı ve resim yazısı(hiyeroglif) kullanmışlardır.
-Lidyalılar,İyonyalılar ve Frigyalılar ise Fenikeliler’den aldıkları alfabeyi kullandılar.
-Hititler Mezopotamya medeniyetlerinin destanlarını tercüme edip kullanmışlardır.
-Hititler tarih yazıcılığına önem vermişler ve Anal adı verilen yıllıklar yazmışlar ve bir yıl içinde meydana gelen olaylar tarafsız olarak yazılıp tanrılara sunulmuştur.
-Anadolu’da bilim ve sanatın gelişmesinde Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarının etkisi görülür.
-İyonya’da bilim ve sanat çok gelişmiştir.Bunun sebebi deniz ticaretiyle uğraşmaları uygarlıkların kesiştiği yerde olması bilimin zengin kişilerce desteklenmesi Ön Asya’dan gelen yolların bitiş yerinde olması bilimin gelişmesini sağlamıştır.
-Tales,Diyojen, Pisagor,Heredot,Homeros gibi bilim adamları İyonya’da yaşamışlardır.

ÇEVRE UYGARLIKLAR VE ANADOLU’YA ETKİLERİ
-İlk Çağ’da Anadolu’yu en fazla etkileyen uygarlık merkezi Mezopotamya olmuştur.
-Mezopotamya iki nehir arası demek olup Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki bölgeye denir.
-İlk Çağ’da Mezopotamya’da kurulan devletler ;Sümerler,Babilliler,Asurlular ve Akadlardır.

SÜMERLER:
-Mezopotamya’da kurulan ilk uygarlık Sümerlerdir. M.Ö 3500’de Orta Asya’dan gelerek Mezopotamya’da devlet kurmuşlardır.
-Kanallar açmışlar ve bataklıkları kurutarak tarım ve hayvancılık yapmışlardır.
-Tarihte ilk yazıyı Sümerler bulmuşlar ve kullanmışlardır.( Çivi yazısı) M.Ö 3200
-Not: Yazının bulunmasıyla tarih devirleri başlamıştır.
-İlk yazılı kanunlar, ilk takvim, ilk matematik bilgileri de yine Sümerlere aittir.
-Sümerler çok tanrılı dine inanırlar ve Ziggurat adı verilen tapınaklarında tanrılarına tapınırlardı ve kurban keserlerdi.
-Sümerler Mezopotamya’da kurulan Akadlar tarafından son verilmiştir.

BABİLLER:
-Aşağı Mezopotamya’da kurulmuştur.
-Devletin en güçlü zamanı kral Hammurabi zamanıdır.Kral Hammurabi Sümer kanunlarını geliştirerek uygulamıştır.( Hammurabi Kanunları diye bilinir)
-Babil , dünyanın yedi harikasından biri olan “Babil’in Asma Bahçeleriyle” ünlüdür.
-Babilliler M.Ö 6.yüzyılda Persler tarafından yıkılmıştır.

ASURLULAR:
-Yukarı Mezopotamya’da kurulmuştur.Ninova şehri başkenttir.
-Asurlular ticaretle uğraşmışlardır.Anadolu,Mısır ve Mezopotamya arasında ticaret yapmışlardır.
-Asurlular ticaret amacıyla Anadolu’ya geldiklerinde yazıyı da beraberinde getirmişlerdir.Böylece Anadolu hem yazıyı öğrenmiş hem de tarih çağlarına girmiştir.
-Asurlular M.Ö 612 yılında Pers egemenliğine girmiştir.

AKADLAR:
-M.Ö 2300 lü yıllarda Arabistan’dan gelerek Mezopotamya’da devlet kurdular.
-Akadlar; Elam,Asur,Doğu Anadolu ve Akdeniz’i fethederek imparatorluk kurdular.
-M.Ö 2150 yıllarında kuzeyden gelen Gutiler tarafından yıkılmıştır.

ANADOLU’YU ETKİLEYEN DİĞER UYGARLIKLAR
-İran’da hüküm süren Persler M.Ö 6.yüzyılda Anadolu’ya gelerek 200 yıl hüküm sürdüler.
-M.Ö 7.yüzyılda kurulan Makedonya Devleti’nin kralı olan İskender Asya seferine çıkarak Anadolu Mısır ,Suriye,İran ve Hindistan’ı ele geçirmiş ve sefer dönüşü ölünce ülke küçük krallıklara bölünmüştür.Bunlardan biriside Batı Anadolu’daki Bergama krallığıdır.Bergama krallığı zamanında bilim ve kültür önem kazanmıştır.Parşömen(Bergamon) kağıdı icat edilmiş ve bilgiler kalıcı hale getirilmiştir.
-M.Ö 753’te İtalya’da kurulan Roma İmparatorluğu M.Ö 60 ‘lı yıllarda sınırlarını hızla genişletmiş ve Anadolu,Mısır,Suriye ve Kuzey Afrika’yı ele geçirerek büyük bir imparatorluk kurmuşlardır. Anadolu’da Roma dönemine ait mimari eserler vardır.Bunlar; İstanbul’da Bozdoğan kemeri ve Çemberlitaş, Ankara’da ise Ogüst Mabedi( Tapınağı) ve Roma Hamamıdır.
-Roma İmparatorluğu M.S 395 yılında Batı Roma ve Doğu Roma ( Bizans İmp.) olmak üzere ikiye ayrıldı.Doğu Roma’dan (Bizans’tan ) günümüze pek çok mimari eser kalmıştır bunların en önemlisi İstanbul’daki Ayasofya , Yerebatan Sarnıcıdır.
-Doğu Akdeniz kıyılarında denizcilikle uğraşan Fenikeliler buldukları 22 harflik alfabeleriyle Anadolu’yu ve Dünyayı etkileyerek katkıda bulunmuşlardır.
-Mısır uygarlığı ise kullandıkları resim yazısı(Hiyeroglif), güneş yılı esaslı takvim ile tıp , matematik , astronomi alanlarında dünya medeniyetine katkıda bulunmuşlardır.

Yorum ekle 26 Ocak 2007

Dünyanın yedi harikası

İnsanların çağlar boyunca hayran kaldıkları büyük eserler, asırlar boyu sanatçılara ilham, onlara yaklaşma ve onları geçme, daha iyisini ve daha güzelini yapma arzusu vermiştir. Tarihi açıklayan, insan gücünün ve kabiliyetinin tanıkları olan bu şaheserlere ilgi duymayan nesiller, yaratıcılıklarını kaybetmişler, içinde bulundukları nesillerin medeniyet yarışında geri kalmalarına sebep olmuşlardır. Bu sebeple, bütün dünya için eşsiz birer kaynak ve hazine olan bu eserlerin bilinmesinde büyük faydalar vardır.
Tarihçiler, yazarlar ve sanatkarlar, yüzyıllardan beri “Dünyanın en büyük ve en güzel anıtları hangileridir, nerede, ne zaman ve niçin yapılmışlardır?” sorularına cevap aramışlardır.
M.Ö. 4. yüzyılda Sidon’lu Antipatros ilk defa, kendi çağında yeryüzünde mevcut olan yedi büyük ve güzel anıtı “Dünyanın Yedi Harikası” olarak adlandırmıştır. Heykeltraşlık ve mimarlık şaheseri olan bu eserler şunlardır:
-Mısır Piramitleri
-İskenderiye Feneri
-Babil’in Asma Bahçeleri
-Efes’teki Artemis Tapınağı
-Olimpos’taki Zeus Heykeli
-Kral Mausoleus’un Mozolesi
-Rodos Heykeli
Antipatros’un, yaşadığı çağda dünyanın başka yerlerine gitme imkanı olsaydı, belki de bu harikaların sayısını iki, üç katına çıkarırdı. Ancak, sadece tanıdığı yerlerde gördüğü bu eserleri yedi harika olarak tanımlamıştır.
Ne yazık ki bu eserlerden günümüze sadece Mısır Piramitleri ulaşabilmiştir. Diğerlerinin ise kısmen kalıntıları bulunabilmiş ve hatta bazıları tamamen yok olmuşlardır.
Daha sonraki yüzyıllarda bazı tarihçiler “Dünyanın Yedi Harikası”na denk başka eserler olduğunu ve bu sayının arttırılıması gerektiğini dile getirmişler, Çin Seddi’ni, Ayasofya’yı, Maya ve Aztek tapınaklarını, Taç Mahal’i, Sultanahmet Camii’ni ve diğer bazı eserleri de harika sanat eserlerinin arasında saymışlardır.
Unutmamak gerekir ki, bu eserleri değerlerine, üstünlüklerine göre bir sıraya koymak mümkün değildir. Yaş farkı gözetmeksizin her insanın harika sıfatını almış bu eserleri tanımasının, bu eserlerin ortaya çıkmasındaki ortam, yaşam tarzı ve inanışları bilmesindeki faydaları küçümsenemez.

MISIR PİRAMİTLERİ
Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eser, Mısır’daki Keops Piramididir. Mısır’ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadır.
Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadır. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulunduğu beş piramit daha vardır.
Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, M.Ö. 2800 yıllarına doğru hüküm süren Mısır’ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops’un mezarıdır. İkinci büyük piramit, Keops’un kardeşi olan ve O öldükten sonra firavun olan Kefren’e aittir. Küçük piramit ise M.Ö. 2500′lü yıllarda hüküm süren Mikerinos’a aittir.
Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunların en haşmetlisi olan Keops Piramidi dış görünüşü ile de “Dünyanın Birinci Harikası” olma niteliğine hak kazanmıştır.
Piramitler, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardır.
Keops Piramidinin yüksekliği 138 metredir. Tepeden 10 metre kadar aşınmıştır. Bazıları 10-15 ton ağırlığında olan 2.300.000 adet blok taşın üst üste yığılmasıyla oluşturulmuştur. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır.
Tarihçi Herodot’a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Daha sonra da Keops’un ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleştirilmiştir.
Krallık ailesinin lahitlerini barındırmak amacıyla yapılan piramitler (Yunanlıların bir pasta adından esinlenerek verdikleri ad) Mısır’da çok eski tarihlerde ortaya çıktı ve Eski İmparatorluğun (III.-VI. sülale, İ.Ö. 2780-2380) belirgin anıtları olarak kaldı.
Piramitlerin biçimi bir simgedir; Gerçekten de kenarları basamaklar halinde olduğunda piramitler ölü kralın ruhunun, babası Ra’ya yani, Güneş’e kavuştuğu merdiveni belirtir; daha sonraları kenarları düz yapılmaya başlandığında piramitlerin bulutların içinden geçerek eğimli biçimde düşen güneş ışınları demetinin taşlaşmış bir görüntüsünü simgelediği bilinir.Piramit ölü kral için yaptırılan mimari bütünün en önemli bütünüydü.Çevresinde anıtsal bir duvar vardı; yanındaysa ölü tapınakları yer alıyordu.Piramitlerin başlangıçta çok büyük olan boyutları Eski İmparatorluk döneminde yavaş yavaş küçüldü ve Orta İmparatorluk’ta belirli bir ölçüde kaldı.Yeni İmparatorluk dönemindeyse piramitler kral mezarı olarak ortadan kalktı.
III. sülalenin kurucusu olan kral Zoser’in piramidi bilinen ilk piramittir.Kahire’nin 28 km güneyinde Sakkara yaylasında eski başkent Menfis (Memphis) yakınında yükselen bu piramit, firavunun emri üzerine mimar İmhotep tarafından gerçekleştirildi.İmhotep piramit biçimindeki ilk kral mezarını ortaya attı ve bu gelenek, firavunlara tanınan bir ayrıcalık olarak kaldı.Dört bir yanındaki altışar geniş taş basamağıyla dev bir merdiven gibi görünen Zoser piramidi 109m eninde 121m boyundaki dikdörtgen bir taban üstünde yükseliyordu (61m).
Piramidin altında, kayalar içine derin biçimde oyulmuş ve mavi fayans karolarla süslü ölü odaları bulunuyordu.Bu basamaklı piramit, 1600m uzunluğunda ve 10,5m yüksekliğinde görkemli bir duvarla kuşatılan on beş hektarlık merkezinde yer alır.Kralın bu “ebedi konutu”nda törenlerinin kutlanmasına yarayan çeşitli ek binalar da, günümüzde Mısır’ın en etkileyici arkeolojik sitelerinden biri olan bu anıtlar bütününün içinde yer alıyordu.
Piramit yapımında bundan sonraki aşama Sakkara’nın 19 km güneyinde Medum sitesinde IV. Sülalenin ilk firavunu Snefru tarafından yürütüldü.Başlangıçta sekiz basamaklı olan mezar, basamakları doldurtarak tabandan tepeye kesiksiz eğim halinde yükselen dümdüz dört kenarı elde eden Snefru tarafından tam bir piramide dönüştürüldü.Snefru için, Sakkara yakınında Dahşur’da iki piramit daha dikildi.

İSKENDERİYE FENERİ
Mısır’da İskenderiye Limanı’nın karşısındaki Pharos Adası üzerine yapılmıştı. Romalılar Mısır’ı ele geçirdikten sonra burada Ptolemaios (Batlamyus) olarak anılan bir devlet kurmuşlardı. İnşaası M.Ö. 285-246 yılları arasında süren Fener, bu devletin ilk iki kralı Ptolemy-Batlamyus-Soter ve Ptolemy tarafından yaptırılmıştı.
Kaidesi ile birlikte 135 metre yüksekliğinde olan fener, beyaz mermerden yapılmıştı. Tepesinde bulunan, tunçtan yapılmış büyük bir ayna 70 kilometre uzaklıktan görülüyor ve limana giren gemilere rehberlik ediyordu.
Üç bölümden oluşan fenerin mimarı Knidos’lu Sostratus’tur. Alt bölümü dikdörtgen şeklinde ve yaklaşık 55 metre yüksekliğindeydi. Orta bölüm, yukarıya doğru giden rampası olan bir silindir şeklindeydi. Yaklaşık 27 metre yüksekliğindeydi. Üst bölüm ise silindir şeklindeydi ve üzerinde alevin bulunduğu bir odası vardı.
İskenderiye Feneri, antik çağın yedi harikası içinde günlük yaşam için kullanılan tek eserdir. Ayrıca yedi harikanın ve gelmiş geçmiş deniz fenerlerinin en yüksek olanı da bu fenerdir.
Üst kısmı M.S. 955 yılında bir deprem ve fırtınada kopan fenerin gövde kısmı da 1302′de başka bir depremde yıkıldı. 1500 yılında ise bu yapıya ait kalıntılar tamamen yokoldu.
Üzerinde inşaa edildiği adadan dolayı Pharos olarak anılmış ve bu kelime bir çok dile yerleşmiştir. İspanyolca, Fransızca ve İtalyancada Pharos, deniz feneri anlamına gelmektedir. Yıkılmadan önce yapılan resimleri, dünyadaki deniz fenerlerine yüzlerce yıldan beri örnek olmuştur.

BABİL’İN ASMA BAHÇELERİ
M.Ö. 450′li yıllarda tarihçi Herodot “Babil, yeryüzünde bilinen bütün diğer şehirlerin ihtişamını aşar.” demiştir. Herodot, şehrin dış duvarlarının 80 kilometre uzunlukta, 25 metre kalınlıkta ve 97 metre yükseklikte olduğunu ve 4 atlı bir arabanın gezinmesine uygun olduğunu belirtmiştir. İç duvarlar, dış duvar kadar kalın değildi. Duvarların içinde som altından yapılmış büyük heykeller bulunan kaleler ve tapınaklar vardı. Şehrin içinde ünlü Babil Kulesi vardı. Bu kule, Tanrı Marduk’a yapılan bir tapınaktı ve cennete ulaşmak için göğe doğru yükseliyordu.
Babil, M.Ö. 605′den itibaren 43 yıl hüküm süren kral Nebuchadnezzar tarafından yapılmıştır. Daha zayıf bir rivayete göre ise M.Ö. 810 yılından itibaren 5 yıl hüküm süren Asur kraliçesi Semiramis tarafından yapılmıştır.
Bahçeler Nebuchadnezzar’ın sıla hasreti çeken karısı Amyitis’i neşelendirmek için yapılmıştı.Amytis, Medes kralının kızıydı ve iki ülkenin müttefik olması amacıyla Nebuchadnezzar ile evlendirilmişti. Onun geldiği ülke yeşil, engebeli ve dağlıktı. Mezopotamya’nın bu dümdüz ve sıcak ortamı onu depresyona itmişti. Kral, karısının sıla hasretini gidermek için onun memleketinin bir benzerini yapmaya karar verdi. Yapay dağlar ve suların akacağı büyük teraslar yaptırdı.
Yunanlı coğrafyacı Strabo’nun M.Ö. birinci yüzyıldaki tanımlamasına göre, bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu ve büyük bitkilerin ve ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeler, sütunlar ve taraçalar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat nehrinden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Zincir pompa, biri yukarıda, diğeriyse su kaynağında bulunan iki büyük volana gerili, üzerinde kovalar bulunan bir sistemdi. Nehirden dolan kova yukarıya çıkıyor içindeki suyu havuza boşaltıp tekrar nehre dönüyordu. Bu şekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulayarak teraslardan aşağıya doğru akıyordu.
Yunanlı tarihçi Diodorus’a göre bahçeler yaklaşık 120 metre genişlikte ve 120 metre uzunluğunda ve 25 metre yüksekliğindeydi.
İstilalar yüzünden sönmeye başlayan şehir, özellikle Pers Kralı Keyhüsrev’in Babil’i fethetmesinden sonra sönmeye başlamış, M.S. 5 ve 6. yüzyıllarda kumlara gömülmüş ve bir kum dağı haline gelmiştir. Bu şehrin, içindeki tapınakların ve asma bahçelerin kalıntıları ancak 20. yüzyılda yapılan kazılarla meydana çıkarılabilmiştir.

RODOS HEYKELİ
Rodos’un ilk sakinleri olan Dor’lar, Argos’tan gelen denizci bir kavimdi ve güneş ilahı olan Helios’a taparlardı. Dor’lar Rodos’ta en parlak devrini M.Ö. 3. asırda yaşayan bir medeniyet kurdular. Mısır ve Fenike’nin ürünlerini alıp satarak zengin oldular. Adayı kültür-sanat merkezi, güzel konuşma ve felsefe okulu haline getirdiler.
Dor’lar, Makedonya Kralı Demetrios’la yaptıkları bir savaşı kazandıktan sonra, zafer anıtı olarak ve ilahları Helios’a şükran borçlarını ödemek için, Rodos limanının girişine büyük bir Helios heykeli yaptılar. M.Ö.281-280 yılında yapılan 32 metre yüksekliğindeki bu tunç heykel, elinde bir meşale tutuyordu. Bu haliyle Newyork limanındaki Hürriyet Heykeli’ni andırıyordu.
Rodoslular bu heykelin kendilerini ve adayı koruduğuna inanırlardı. Bu nedenle her yıl “Helicia” denilen şölenler düzenler, bu heykelin dibinde dört atlı bir arabayı denize atarlardı. İnanışlarına göre, Helios böyle bir arabayla dünyayı dolaşarak insanları gözetlerdi.
Rodos heykeli ancak 50 yıl ayakta kalabilmiş ve M.Ö. 223 yılında bir depremde yıkılmıştır. Rodos Kolossosu da denilen bu anıtın heykeltıraşı Lindos’lu Khares’ti. Lindos, Rodos adasının üç büyük kasabasından biridir.

ARTEMİS TAPINAĞI
Bizanslı Philon “Babil’in asma bahçelerini, Olimpos’taki Zeus Heykelini, Rodos Kolossusu’nu, yüksek piramitlerin kudretli işçiliğini ve Mausoleus’in mezarını gördüm. Ama bulutlara doğru yükselen Efes’teki tapınağı gördüğümde, diğerlerinin tümünün gölgede kaldığını hissettim.” diye yazmıştı.
Tanrıça Artemis adına ilk türbe M.Ö.800′lü yıllarda Efes’teki nehrin yakınındaki bataklık kıyıya yapılmıştı. Bazen Diana da denen Efes tanrıçası Artemis, Yunan Artemis’iyle aynı değildi. Yunan Artemis’i av tanrıçasıydı. Efes Artemis’i ise belinden omuzlarına kadar birçok göğüsle resmedildiği gibi verimlilik, bereket ve doğurganlık tanrıçasıydı.
Bu eski tapınakta muhtemelen Jüpiterden düşen bir meteorit olduğu düşünülen kutsal birtaş vardı. Tapınak, sonraki yüzyıllarda birkaç kez tahrip olmuş ve yeniden inşaa edilmiştir. M.Ö.600′lerde Efes şehri büyük bir ticaret limanı haline geldi ve Chersiphron adlı bir mimar yüksek taş kolonları olan yeni ve büyük bir tapınak inşaa etti.
Lidya kralı Croesus, M.Ö.550′de Efes’i ve Anadolu’daki diğer Yunan şehirlerini fethetti. Bu savaş sırasında mabet tahrip oldu. Croesus, mimar Theodorus’a daha öncekilerin hepsini gölgede bırakan yeni bir mabet yaptırdı. Yeni tapınak öncekinin 4 katı büyüklükte 90 metre yükseklikte ve 45 metre genişlikteydi. Masif bir çatı, yüzden fazla taş sütunla destekleniyordu
M.Ö. 356′da Herostratus adlı biri tarafından çıkarılan bir yangında yanarak tahrip oldu. Bundan kısa bir süre sonra o günün en ünlü heykeltraşı olan Scopas’lı Paros tarafından yeni bir mabet yapıldı. Romalı tarihçi Pliny’ye göre yeni tapınak, 130 metre uzunlukta ve 68 metre genişlikteydi. Tavanı, yükseklikleri 18 metre olan 127 adet sütun destekliyordu. İnşaat 120 yıl sürmüştü. Büyük İskender M.Ö.333′de Efes’e geldiğinde tapınağın inşaası hala devam ediyordu.
M.S. 57′de St. Paul hristiyanlığı yaymak için Efes’e geldi. O kadar başarılı oldu ki bundan, şehrin demircisi ve tapınaktaki heykellerin sahiplerinden birisi olan Demetrius büyük bir korkuya kapıldı. Çünkü Demetrius tapınaktaki heykellerin bir kısmının sahibiydi ve her yıl tapınağa hacca gelenlerden iyi bir geliri vardı ve insanların dinini değiştirmesi demek onun geçimini kaybetmesi anlamına geliyordu. Birlikte ticaret yaptığı diğer kişileri de yanına alan Demetrius heyecan verici ve “Yaşasın Efesliler’in Artemisi” diye biten bir söylev yaptı ve halkı galeyana getirdi. Hemen sonra St. Paul’un yardımcılarından ikisini tutukladılar. Bunu bir isyan takip etti. Sonuçta St. Paul, tutuklanan yardımcılarıyla şehri terketti ve Makedonya’ya geri döndü.
262′de Gotların bir akını sırasında büyük Artemis tapınağı yakılıp yıkıldı. Bir yüzyıl sonra Roma İmparatoru Constantine şehri yeniden inşaa ettirdi. Fakat hristiyan olduğu için tapınağı restore ettirmedi.Constantin’in çabalarına rağmen Efes eski günlerine dönemedi. Çünkü gemilerin demirlediği liman yokolmuştu. Nehrin taşıdığı alüvyonlar tarafından deniz şehirden uzaklaşmıştı. Zamanla şehir sakinleri kenti terkettiler. Mabetin kalıntıları başka yapıların ve heykellerin yapılmasında kullanıldı.
British Museum’dan John Turtle Wood 1863′de tapınağı araştırmaya başladı. 1869′da 6 metre derinlikte, çamurların içinde tapınağın temellerini buldu. Bulduğu heykelleri ve bazı kalıntıları British Museum’a götürdü.
1904′de yine aynı müzeden D.G. Hograth’ın liderliğindeki bir ekip kazılara devam ettiler ve sitede birbirinin üzerine inşaa edilen 5 tapınak olduğunu keşfettiler. Bugün gelen ziyaretçilere tapınağın yerini belli etmek için, bataklık halinde olan bölgeye sadece bir tek sütun dikilmiştir.

OLİMPOS’TAKİ ZEUS HEYKELİ
Eski zamanlarda Yunanlılar’ın en büyük festivali, “Tanrıların Kralı Zeus” onuruna düzenlenen Olimpiyat Oyunlarıydı. Bugünkü Olimpiyat oyunlarına benzeyen bu müsabakalarda Anadolu, Suriye, Mısır, Yunanistan ve Sicilya’dan atletler yarışırlardı. Olimpiyatlar ilk kez M.Ö. 776′da başladı. Oyunlar 4 yılda bir düzenleniyordu ve Yunan şehir devletlerinin bütünlüğünü sağlamaya yardımcı oluyordu. Yunanlılar, Yunanistan’ın batı kıyısında Peloponnesus denen bölgedeki Olimpos’ta Zeus adına bir tapınak yaptırmışlardı. Kutsal oyunlar süresince, şehir devletleri arasındaki savaşlar kesiliyor ve oyunlar için Olimpos’a (Olympia) gidecekler için güvenli bir geçiş imkanı sağlanıyordu.
Oyunların yapıldığı yerde bir stadyum ve kutsal bir koruluk vardı. Yunanlılar ilk zamanlarda basit bir yapısı olan tapınağın yerine, zaman içinde oyunların öneminin artmasıyla, yeni ve tanrıların kralının adına y