'Felsefe' Kategorisindeki Yazılar

Tefekkür

Tefekkür; inceden inceye, tüm ayrıntıları gözönünde bulundurarak derin düşünmek, zihni yorarak işin bilincine varmak anlamlarını içerir. Kur’an’ın işaret ettiği ve bizlerden istenen tefekkür ise kısaca ; doğru düşünce yolu ile bilincin geliştirilmesi olarak tanımlanabilir. Kur’an’da, bir çok ayette insanlar tefekküre davet edilmekte ve tefekkür anlamını içeren pek çok kelime kullanılmaktadır. Düşüncenin en yüksek derecesi diye de adlandırabileceğimiz tefekkürü anlamak için, öncelikle “düşünmek” kavramı üzerinde durmak gerekir. Takvanın, günah işleme olasılığı doğuran şeylerden uzaklaşmak olduğunu belirtmiştik. Bir şeyin bizi günaha yaklaştırdığını anlamak için de, öncelikle o şeyin üzerinde düşünmemiz gerektirir.
Kur’an’da düşünce ; iyi-olumlu-güzel ve kötü-olumsuz-çirkin olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kötü düşünce; nefsin dünyaya dönük isteklerinin kışkırtması ya da şeytanın vesvesesi sonucunda oluşur;
“ Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. “ (Fusilet 36) “ O ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar.” (Nas 5)
“ Yemin olsun ki insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz.” ( Kaf 16) “ Nefsimi ak-pak gösteremem. Çünkü nefs, Rabbimin merhamet ettiği durumlar hariç, olanca gücü ile kötülüğü emreder.” (Yusuf 53) ayetlerinde insan, nefsani ve şeytani vesveseler konusunda uyarılmaktadır ki bu konuya “Nefsimizi Bilelim” başlıklı bölümümüzde değinmiştik.
Kötü düşünce kişiyi, Allah yolundan saptırıp inkara sürükler. Müddesir Suresi’nde bu gerçeğe dikkat çekilmekte ve Kur’an’ı yalanlayan kişinin derin derin düşündüğü ve bu düşünce sonucunda inkara yöneldiği anlatılmaktadır ; “ Derin derin düşündü o; ölçtü-biçti. Kahrolası nasıl bir ölçü kullandı?” (Müddesir 18-19) Mantık denilen ölçü nefse yenik düştüğünde, gönül de esir alınır. Ve böylece, doğru bir çıkarım için derin derin düşünülse bile, akıl tek başına yeterli gelemez. Kısacası, kötü düşünce, yetersiz ya da yüzeysel bilginin nefs ile birleşmesi sonucunda doğar ve böyle bir düşünce de, gerçek bilgiye ulaşma yollarını kapatarak, “ Bu düşünce kalbinizde süslendi de, çirkin bir sanıya saplandınız” (Fetih 12) ayetinin de işaret ettiği gibi, kişiyi düşünmeden, zan ile hareket etmeye yöneltir.
Zan; sanmak, farzetmek ya da tahmin etmektir ki, zan ile hareket etmenin ne bilimsellikle ne de gerçek bilgi ile ilgisi vardır. Zandan kaçınılması gerektiği, Kur’an’da açık bir dille ifade edilmektedir;
“ Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurat 12) Şeytani vesveseden doğan kötü düşünce şeytanla işbirliğinin göstergesidir ve bu düşünce, kötü eylemler ve kötü sonuçlar doğurur. Oysa zan ile hareket edenler, hala kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar; “ Onlar, Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdi. Bir de kendilerinin hidayet üzere olduklarını sanırlar. “ (Araf 30) “ Bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlarsa kendilerinin hala hidayet üzere olduklarını sanırlar!..” (Zuhruf 37)
İnsanları Allah yolundan çıkaran en önemli faktörlerden bazıları ; yeniden diriltilmeyeceklerini, kıyametin kopmayacağını (Fussilet 50), Allah’a döndürülmeyeceklerini (İnşikak 14) ya da cennete gideceklerini (Bakara 214, Hud 10) sanmalarıdır!.. Allah’ı inkar etmenin en önemli nedeni de, sistemin kusursuzluğunu gözardı edebilecek kadar nefse yenik düşmüş bir mantık ile düşünüp, yaradılışın rastlantısal olduğunu sanabilmektir!.. Kur’an, böyle düşünenler için bakın ne diyor; “ Biz şu göğü ve yeri ve ikisi arasındakileri boşuna yaratmadık. Böyle düşünmek, küfre sapanların sanısıdır!..” (Sad 27)
Sonuç olarak; zan ile hareket etmek, kötü düşüncenin ürünüdür ve Kur’an’da şöyle açıklanmaktadır ;
“ Onların çoğu, sanıdan başka birşeyin ardınca gitmiyor. Doğrusu da şu ki sanı, haktan hiçbir şey ifade etmez!..” (Yunus 36)

Tüm bu bilgilerin ışığı altında, aklımıza şöyle bir düşünce (!) gelebilir; “Kötü düşünce, böylesi kötü sonuçlar doğuruyor ise düşünmek, büyük bir riske girmek demektir. Şeytan da insanı düşünce yolu ile saptırmaktadır. O halde, Allah yolundan uzaklaşmamak ya da şeytanın vesvesesine kapılmamak için düşünmemek gerekir. “ Ancak bu mantığın devamında da şu soru sorulur ; Peki, düşünmeden, iyi ve kötü nasıl ayırtedilebilecektir? Tabi ki, bir düşünene sorarak ve bizlerden önce düşünmüş olanları taklit ederek!.. İşte bu cevap, pek çok tarikatın temelini oluşturan ve bir çok insanın aklını ipotek altına alan felaketin temelidir!… Şimdi de, tefekkürün zıddı olan ve düşüncesizliğin kaynağını oluşturan “düşünmeme” felaketine değinelim :
Gerçekten de düşünmek, olumsuz düşüncelere kapılma riskini göze almayı gerektirir. Peki bu riske girmeyip düşünmemek insanı nerelere sürükleyebilir? Düşünmek; insana yaradılıştan bahşedilen ve insanı hayvandan ayıran en temel özelliktir ; “ O Rahman, öğretti Kur’an’ı, yarattı insanı ve belletti ona duygu ve düşüncesini ifade etmeyi.” ( Rahman 1-4) Ayeti incelediğimizde görürüz ki, insana verilen düşünce yetisi ile Allah’ın Rahman sıfatı arasında doğrudan bir ilişki mevcuttur. Rahman; Kendisine inanan inanmayan herkese rahmet ve merhametinin tüm nimetlerini ayrım yapmadan sunan demektir ki bu bağlamda düşünme yetisi için; İnanan inanmayan gözetmeksizin her insanda mevcut olan ve insanı diğer canlılardan ayıran bir nimettir diyebiliriz.
Düşünmeme yolu seçildiğinde, insanın aklı önemini ve fonksiyonunu yitirir ve insan ile hayvan arasındaki fark ortadan kalkar ; “ Yoksa sen onların gerçekten dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidirler. Hatta onlar, yolca daha da sapıktırlar!” (Furkan 44) “ Şüphesiz, Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağır ve dilsizlerdir!..” (Enfal 22) Bu ayetlerde dikkat çeken şey, düşünmeyen insanın hayvandan da aşağı olarak tanımlanmasıdır. Hayvanlar düşünemezler. Tıpkı balarısında olduğu gibi (Nahl 68), Allah’tan adıkları vahyi direk olarak uygularlar. Bu nedenle de hayvanlar, yaradılışlarının gereğini kusursuz olarak yerine getirirler. Oysa insanlar, düşünebilme yetisi ile yaratıldıkları halde, kendi iradeleri ile düşünmemeyi seçerek, Allah’ın kendileri için verdiği nimete sırt çevirmiş olurlar. Başka bir deyişle düşünmeyen insanlar, yaradılışlarının gereğini yerine getirmeyerek, gerçekte hayvandan aşağı konuma düşmeyi kendileri seçerler.
Kur’an’da, kafirlerin düşünmedikleri söylenmektedir. Kafir; küfür kelimesinden türemiş olup, gerçeğin üzerini örten anlamını taşımaktadır ki bu bağlamda kafir, düşünmemekle aklının üstünü örten ve böylece akıl hazinesinden kendini mahrum eden demektir.. Düşünen insanlar önce kendilerini, sonra da düşünmeyenleri yönetirler. Düşünmeyen insanlar ise, her düşünen tarafından yönetilirler. Bunun sonucunda da, ne yazık ki bir çoban tarafından güdülmeye mahkum hale gelirler ;” Kafirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar, sağırdırlar, dilsizdirler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler!..” (Bakara 171)
İlahi emirleri eğlence aracı edinmenin temelinde, bu emirlerin nedenini düşünüp anlamamak yatar ;
“ Namaza çağırdığınızda onu, oyun ve eğlence edindiler. Böyle yaptılar, çünkü onlar düşünmeyen bir topluluktur. “ (Maide 58) Düşünenler ise, bütün ilahi emirleri kabul eder, hepsi Allah katındandır derler (Ali İmran 7). Çünkü tüm ilahi emirler, düşünüp öğüt almamız içindir (Enam 151-152).
Düşünenler için, yaratılan herşeyde Allah’ın mucizesini görmek ve O’nun büyüklüğünü idrak etmek mümkündür. Düşünmeyenler ise gözlerinin önündekini bile görmekten acizdirler; “ Göklerde ve yerde nice mucizeler var ki, yanlarından geçerler de dönüp bakmazlar bile.” (Yusuf 105) Oysa ki; “Yeryüzünde ayetler vardır. Görürcesine bilenler için…“ (Zariyat 20) İşte bu nedenle Kur’an, düşünmeyenleri aynı zamanda kör ve sağır olarak da nitelendirmektedir. Çünkü Kur’an’ın işaret ettiği gibi düşünmek ; gönül gözü ile görüp, nefsin isteklerinden bağımsız bir akıl ve mantık ile algılamanın sonucudur. Kur’an bu gerçeği, olağanüstü bir anlatım ile vermektedir; “ Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kalpleri olsun da onunla düşünsünler, kulakları olsun da onlarla duysunlar. Şu bir gerçek ki; kafadaki gözler kör olmaz ama, göğüslerin içindeki gönüller körleşir. “ (Hac 46) İşte bu nedenle ;
“ Gönlünü ve aklını çalıştırandan başkası düşünüp anlayamaz!..” (Bakara 269)
Düşünen ile düşünmeyen arasındaki fark da kör ile gören, sağır ile duyan arasındaki fark kadar açık ve nettir; “ De ki; Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz? ” (Enam 50) “ Kör ile gören, iman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlarla kötülük üretenler bir olmaz. Ne kadar da az düşünüyorsunuz!..” (Mümin 58)
Düşünmeyenler, Allah’ın kendilerine verdiği rızıkları haramlaştırırlar; “ Bilgisizlik ve düşüncesizlikle çocuklarını öldürenler, Allah’a iftira ederek, Allah’ın kendilerine verdiği rızıkları haramlaştıranlar, hüsrana uğramışlardır, sapıtmışlardır; hiçbir zaman doğruyu ve güzeli bulamazlar!..” (Enam 140)
“Akıl, rızıktandır” diyor Hz. Ali. Bu bağlamda düşünmemek ; öncelikle Allah’ın insana verdiği rızkı yani aklı haramlaştırmaktır!.. Ayetten de anlaşılacağı gibi, bilgisizlik ve düşüncesizlik birleşince, insana çocuğunu öldürtecek kadar ileri giden bir taklitçilik ortaya çıkabiliyor. Düşünmeyenler, gerçekten de hiçbir zaman, doğruyu ve güzeli bulamazlar. Onlar en fazla başkalarının doğrularına ulaşabilirler. Ve düşünmedikleri için, bu doğruların bile gerçeğini idrak edemezler!..
Şimdi aşağıdaki ayetler üzerinde düşünelim;
“ Allah pisliği aklını kullanmayanlar / düşünmeyenler üzerine bırakır!..” (Yunus 100)
“ Pis ile temiz bir olmaz. Pis olanın çokluğu seni hayrete düşürse / tuhafına gitse bile. O halde ey temiz özü, düşünür beyni olanlar / akıl ve gönül sahipleri! Allah’a sığının ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide 100) Ayetler arasındaki anlam bütünlüğünü çözdüğümüzde görürüz ki; düşünenlerin sayısı düşünmeyenlerden şaşılacak derecede azdır. Yani, düşünmeyenler çoğunluğu oluşturmaktadır!..
“ Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar!..
Sadece sanıya uyar onlar ve sadece saçmalarlar!..” (Enam116) Kötü düşüncenin insanı düşünmeden, zanla hareket etmeye yönelttiğini daha önce belirtmiştik. Söz konusu ayetlerin işaret ettiklerini özetleyecek olursak ; İnsanların çoğunluğu düşünmüyor ve bizden çoğunluğa uymamamız isteniyor. Kısacası bizlerden düşünmemiz ve kendi doğrularımız ile hareket etmemiz bekleniyor.
Çoğunluğa uyanlar, ya kendi doğrularını geliştirememiş ya da bu doğruları yaşayacak cesareti kazanamamış olanlardır ve onlar sürü psikolojisi ile hareket ederler. Oysa ki bizlerden koyun olmamız istenmemektedir ; “ Ey iman edenler! “Raina” demeyin, “unzurna” deyin. “Bizi davar gibi güt” diye konuşmayın, “bize bak” diye konuşun ve dinleyin. Kafirler için korkunç bir azap vardır!..” (Bakara 104) Yukarıda da belirttiğimiz gibi kafir aynı zamanda, düşünmemekle aklının üstünü örten ve böylece akıl hazinesinden kendini mahrum eden demektir. Bu bilgiler ışığı altında diyebiliriz ki; düşünmeyenler için de korkunç bir azap vardır!.. Kıyamet günü, düşünmeyenlerin sonunun nasıl olacağını yine Kur’an’dan dinleyelim; “ Size düşünecek bir kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? Hadi tadın bakalım azabı. Zalimler için hiçbir yardımcı yok artık!..” (Fatır 37)
Akıl, Allah’ın verdiği rızktır dedik. Bu rızkı haramlaştırmanın da düşünmemek olduğunu söyledik. Düşünmemenin sonucunda ; başkalarını taklit ederek dini yaşadığını, bir insana teslim olmakla Allah’a teslim olunduğunu zanneden, akıllı akılsızlar konumuna düşeriz. Bu bilgiler ışığı altında, düşünen ve düşünmeyenlerin ayrımını yine Kur’an’dan dinleyelim; “ Allah şöyle bir örnekleme yaptı: Hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının eşyası durumunda bir kul ile, bizden bir güzel rızık ile rızıklandırdığımız ve ondan gizli açık dağıtan bir kişi. Bunlar aynı olur mu? Bütün övgüler Allah’adır. Ama onların çokları bilmiyorlar!..” (Nahl 75) Evet, düşünen ve düşünmeyen aynı olmaz; düşünen özgürdür, düşünmeyen ise Kur’an’ın deyimi ile başkasının eşyası durumunda olan, esaret içindeki bir kul. Bütün övgüler de Allah’adır. Ama kula teslimiyet ile Allah’a ulaşılacağını sananlar, şefaat beklentisi içinde akıllarını rehin bırakanlar, ne yazık ki bunu bilmiyorlar!.. “ Sizin için O’ndan başka ne bir sahibiniz ne de bir şefaatçiniz vardır. Artık düşünmez misiniz? ” (Secde 4)
Kur’an’da, ilah edinmek, put edinmek ya da Allah’tan başka şeylere ibadet- kulluk etmek gibi kelimeler birçok defa tekrar edilmektedir. Bizler bu kelimelerden genellikle, Kur’an’ın indirildiği dönemde Kabe’de bulunan, taştan ya da topraktan yapılma heykelleri ve bu tür heykellere ibadet-kulluk etmeyi anlamaktayız. Oysa ayetler üzerinde detaylı düşünüldüğünde görülür ki ; bu putlar çoğunlukla, putlaştırılan kişileri işaret etmek için kullanılmakta, rabler diye Allah’ın kudretine ortak edilen insanlardan bahsedilmekte ve ibadet-kulluk etmek kelimeleri ile de, bu kişilerin putlaştırıldıklarına işaret edilmektedir. Başka bir deyişle Kur’an’da, bir insanı Allah’a ortak koşmak yolu ile şirke düşme tehlikesi açık bir biçimde ifade edilmektedir; “ Küfre sapanlar, beni bırakıp da kullarımı veliler edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi bir konukevi olarak inkarcılar için hazırladık. “ (Kehf 102)
Putlaştırdıkları kişilerin akılları ve düşünceleri ile hareket edenlerin, Allah’ı inkar ettikleri sanılmaktadır. Oysa tam tersine, bu insanlar Allah’a inanırlar ; “ Andolsun ki onlara ‘Gökten su indirip onunla ölümün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir? ‘ diye sorsan, mutlaka ‘Allah’ diyecekler. De ki hamd da Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu düşünmezler!..” (Ankebut 63) “ De ki; ‘Eğer biliyorsanız yeryüzü ve içindekiler kimindir?’ ‘Allah’ındır’ diyecekler. Hala düşünüp ibret almıyor musunuz? “ (Müminun 85-86)
Allah’a şirk koşma nedenleri de; yine Allah’a yaklaşmaya çalışmak ve bu nedenle de yaklaştırıcıların şefaatini kazanmaktır. Oysa Kur’an bu konuda bizi açık bir şekilde uyarmaktadır ; “ Gözünüzü açıp kendinize gelin! Halis din yalnız ve yalnız Allah’ındır. Ondan başkalarını veliler edinerek, ‘ Biz onlara yalnız bizi Allah’a yaklaştırmaları için kulluk-ibadet ediyoruz. ‘ diyenlere gelince; hiç kuşkusuz Allah, onlar arasında tartışıp durdukları konu ile ilgili hükmü verecektir. Şu bir gerçek ki Allah, yalancı ve nankör kişiyi, iyiye ve güzele kılavuzlamaz!..” (Zümer 3) Allah’a şirk koşanlar derler ki; “ Bunlar bizim Allah katında şefaatçılarımızdır!..” (Yunus 18) Oysa; hesap gününde kimsenin şefaati, kimseye bir yarar sağlamayacaktır. (Bakara 48,123,254) Üstelik; “ Şefaat, tümden ve sadece Allah’ın elindedir!..” (Zümer 44)
Düşünmeme yolunu seçen insanların çokluğunu ve bu batağın tehlikelerini göz önüne alarak, yeri gelmişken konuyu biraz daha aydınlatmaya çalışalım:
İslam; Allah’a teslimiyet ya da Allah’tan başka hiçbir kudrete teslim olmamaktır. Tek kudret sahibi Allah’tır ve O’nunla kulu arasına hiç kimse giremez. Çünkü Allah, insana şah damarından daha yakındır. (Kaf 16) Hatta O, kişi ile kalbinin arasına bile girer. ( Enfal 24) Başka bir deyişle, insan ile Allah arasında, herhangi bir şeyin girebileceği bir mesafe, boşluk ya da sınır mevcut değildir!.. Bu gerçek, Kur’an’da tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilmektedir: “ Kullarım sana benden sorarlarsa, ben onlara gerçekten çok yakınım. Dua edenin çağrısına, beni çağırıp yakardığı anda cevap veririm!..” (Bakara 186)
Ayetten de anlaşılacağı gibi; Allah, dua edenin çağrısına anında cevap vermektedir ve cevap verme ya da duayı kabul etme koşulu olarak Kur’an’da, Allah’ın nazarında hatırı sayılır birilerinin devreye sokulması asla söz konusu değildir!.. Kul olma bilincine erişmiş olan her insan Allah’a çok yakındır ve dualarına aracısız olarak cevap verilir. “Falancanın yüzü suyu hürmetine” türünden yapılan dualar, dua edenin bilinç düzeyini gösterir. Hatır ile iş görme, insanlara özgüdür ve bu bilinç düzeyinde olan insanlar, çok acıdır ki cehaletlerinden ötürü Allah’ı da kendileri gibi kişileştirerek, araya pek çok din büyüğünün hatırını koyarlar. Böylelikle de dualarının kabul edileceğine inanırlar. Bu insanlar, Kur’an’ın tanıttığı Allah yerine, kendilerinin yarattığı “insan tanrı” kavramına taparlar. Yani gerçekte, falanca kişinin hatrını Allah’ın affediciliğinin üstünde görürler ya da Allah’ı hatır için dua kabul eden mitolojik bir varlık sanırlar.
Bu nedenle yüce Allah, peygamberine bile; “ Benimle yarattığım kişiyi başbaşa bırak!..” (Müddesir 11) demektedir. Hatta yine peygamberimize hitaben; “ Onların iyiyi ve güzeli bulmaları, senin üzerine bir borç değildir. Tam aksine, dilediğini iyiye ve güzele kılavuzlayan Allah’tır. “ (Bakara 272) diyerek; insanları Allah yoluna kılavuzlama işini peygamberimize bile bırakmadığını, açıkça ifade etmektedir.
Evet, insanı kendi yoluna kılavuzlayan yine Allah’ın kendisidir. Bu nedenle de yolunu, Kur’an’da düşünen herkesin anlayabileceği ve aracıya gereksinim duymayacağı kadar açık bir biçimde ifade etmiştir; “ Dinde baskı, zorlama-tiksindirme yoktur. Doğru ve güzel olan, çirkinlik ve sapıklıktan net bir biçimde ayrılmıştır. “ (Bakara 256) Allah’ın yolu; Kur’an’da da belirtildiği gibi Sırat-ı Müstakim yani dosdoğru giden yoldur ve bu yola ulaşmak için indirilen rehber ; “ Şüpheniz olmasın ki bu Kur’an, en kalıcı en doğru yola kılavuzlar. “ (İsra 9) ayetinden de anlaşılacağı gibi Kur’an’dır. Yani Allah’a ulaşmanın yolu, Kur’an’ın yoludur!..
“ Benim dosdoğru yolum budur, onu izleyin!.. Başka yolları izlemeyin ki, bu yollar sizi O’nun yolundan ayırıp, fırkalara bölmesin. Sakınıp korunasınız diye O size bunu önermiştir. “ (Enam 153) Ayetten de anlaşılacağı gibi, inananları Allah’ın yolundan ayırıp, fırkalara bölecek başka yollar vardır. Allah’ın yolu Kur’an’ın gösterdiği yol olduğuna göre, söz konusu yollar inanan kişiyi öncelikle Kur’an’dan ayıracaklar ve hizipleşmeye neden olacaklardır.
İnsanı Kur’an’dan ayırmaya yönelik yöntemlerden en etkilisi; “Kur’an’ı okusanız da tek başınıza anlamanız mümkün değildir. Bu nedenle onu okumak yerine okuyup anlayabilen kişilere sormak gerekir “ tezidir ki bu tez, Allah,ın Kur’an’ı “ düşündürücü “ olarak tanımlamasına rağmen (Müddesir 31), yüzyıllardır düşünmeyen insanlar üretmektedir. Burada sözü edilen kişiler ; şartlara göre şeyh, mürşid, eren, evliya, Kamil İnsan, kutub, veli, Hak Eri, Tasavvuf Ehli gibi isimler alabilirler. İsimlerin ya da ifade tarzının değişmesi, içine düşülen şirk batağını değiştirmez. Oysa Kamer Suresi’nde ayrı nedenlerle tam dört kez tekrarlanan bir ayet vardır ki, bu tekrarların konunun önemine işaret etmesi açısından değerlendirilmesi gerekir. Ayette mealen şöyle denilmektedir; “ Andolsun ki biz Kur’an’I, öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var? “ (Kamer 17,22,32,40)
Kendilerini Allah’a inanan adleden ve hatta dini konularda ahkam kesen pek çok insan, ne yazık ki Kur’an’ı hiç okumamış olup, sadece bu kişilerin aktardıkları ile kulaktan dolma olarak konuşmaktadırlar. Onlar düşünmezler, yalnızca düşünenlerin düşüncelerini yalan ya da yanlış naklederler.; “ İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah uğrunda ilimsiz kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın mücadele eder. Böylelerine Allah’ın indirdiğine uyun dendiğinde şu cevabı verirler; ‘Hayır biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız!..’ Peki şeytan onları, alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı? “ (Lukman 20-21)
Bir diğer yöntem ise; Kur’an’daki ayetleri ve uydurulmuş hadisler ile rivayet edilen hikayeleri, işlerine geldiği gibi yorumlayıp insanlara sunarak şirke zemin hazırlamaktır. Düşünmeyen ve bu nedenle Kur’an’ın ruhunu idrak etmekten yoksun kalan insanları bu yöntemle aldatmak hiç de zor değildir. Uydurma hadisler ve rivayet edilen hikayelerden ya da vahiy yoluyla elde edildiğine inanılan bilgilerden yeni dinler, Kur’an’a alternatif pek çok kitap ve peygamber üstü kişilikler yaratılmıştır. Herkes mezhep, tarikat ya da grup adı altında, Allah’ın ve Kur’an’ın dini yerine, gerçekte kendi dini, kendi kitabı ve kendi peygamberi ile övünür ; “ Fakat onlar, işlerini aralarında parçalayıp, çeşitli kitaplara ayırdılar. Her hizip, yalnız kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir. Artık sen onları, bir süre daha kendi gafletleri içinde bırak. ” (Müminun 53-54)
Yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı gibi bizlere düşen; Kur’an’ın rehberliği eşliğinde, Allah’ın yolunda güzel düşünüp, güzel davranışlar sergilemek niyeti ile yola çıkmak ve yolculuğumuz esnasında rastladığımız diğer yollardakileri ise, kendi hallerine bırakmaktır!.. Çünkü Kur’an bizleri; “ Rabbinizden size indirilene uyun. O’ndan başka dostların ardına düşmeyin. Sizler pek az düşünüyorsunuz!..” (Araf 3) diye, açık bir dille uyarmaktadır.
Düşünmeme yolunu seçip, şirk batağına saplananlar, Kur’anda şöyle örneklendirilmiştir; “ Allah’tan başkalarını veliler edinenlerin durumu, bir ev edinen dişi örümceğin durumuna benzer. Ve evlerin en güvensizi / en zayıfı, elbette ki dişi örümceğin evidir. Keşke bilselerdi!.. “ (Ankebut 41) “ Allah’a ortak koşan kişi, gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapıyor veya rüzgar onu uzak bir yere fırlatıp atıyor gibidir. “ (Hac 31) Düşünmemek, hür iradenin yok olması demektir ki yukarıdaki ayet bu gerçeği açık bir biçimde vurgulamaktadır.
Özetle; Şeytanın vesvesesinden uzak kalacaklarını sanarak düşünmeme yolunu seçenler, ne yazık ki çoğunlukla Kur’an’dan uzaklaşır ve şeytanın dostları elinde bir kukla haline gelirler. Bu gerçeğe işaret eden Kur’an bizleri ; “ Aldatan, sakın sizi Allah ile aldatmasın! “ (Fatır 5) diye uyarmaktadır. Nitekim şeytanın insanı aldatmak için oynadığı oyunlardan biri de onu, Kur’an’ı kullanarak Kur’an’dan uzaklaştırmaktır. Düşünmemek yolu ile şeytanın vesveselerinden kurtulduğunu sanan insan, farkında olmadan bu batağa saplanır ve kendini şeytanın dostlarının hizbi ortasında bulur ; “ Şeytan onları kuşattı da, Allah’ın Zikri’ni / Kur’an’ı onlara unutturdu. İşte bunlar şeytanın hizbidir. Dikkat edin! Şeytanın hizbi, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Mücadile 19)
Şeytanın dostu, insanı düşünmeyen ve sadece kendisine itaat eden bir kul yaparken, Allah’ın dostları ise, tıpkı peygamberlerde olduğu gibi, hiçbir insanın şirke bulaşmasında rol oynamaz ; “ Hiç bir insana yakışmaz ki, Allah kendisine hüküm-hikmet ve peygamberlik versin de sonra o, ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun’ desin. O ancak şöyle der; ‘ Okuyup araştırdığınız şeylere, öğrettiğiniz şu kitaba dayanarak benliklerini Rabb’e adamış kullar olun. ‘ Ve size, melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi de emretmez. Siz müslümanlar haline geldikten sonra, inkarı mı emreder size ? “ (Ali İmran 79-80)
Yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı gibi Allah’ın dostları insanlara yol gösterirler. Onlara ; “Okuyup araştırdığınız şeylere, öğrettiğiniz şu kitaba dayanarak, benliklerini Rabb’e adamış kullar olun. “ derler. Bu cümlede, insanları yönlendirdikleri üç şey göze çarpmaktadır: Birincisi okuyup araştırmak, ikincisi Kur’an’a dayanmak ve Kur’an’ı, başkalarına öğretecek kadar iyi kavramak, üçüncüsü ise benlikleri Rabb’e adamış kullar olmak, başka bir deyişle şirkten kaçınıp yalnız Allah’a yönelmek ve yalnız O’na teslim olmak.. Kısacası, başta Kur’an olmak üzere, Allah’a ulaşmaya vesile olacak herşeyi okuyup araştırarak, anlamak için inceden inceye düşünüp (tefekkür edip) çaba göstererek idrak etmek ve nihayetinde yalnız Allah’a teslimiyet bilincine ulaşmak ; “ Nihayet bizden Allah’a teslim olanlar da var, haksızlığa sapıp çizgiden çıkanlar da var. Allah’a teslim olanlar, işte onlar doğruyu ve hayrı araştırıp bulanlar / arayanlardır. “ (Cin 14)
Öyleyse, bir yol göstericiden beklenmesi gereken, başkasının adına düşünmesi ya da insanlara şefaat etmesi değil, yalnızca Allah’a giden yolu işaret etmesidir!.. İnsanlar, düşünmedikleri sürece, Allah dostlarının veya din büyüklerinin işaret ettikleri yolu idrak edemeyerek, ne yazık ki onları da rableştirme yoluna saparlar. Bu konuya en güzel örnek Şafii mezhebinin imamı İmam Şafii’nin sözleridir ; “ Benim her dediğimi taklit etme. Kendin düşünerek delillerime bak. Çünkü dinde başkasına güvenmek caiz değildir!..” Bu sözlere rağmen, şafii mezhebini din, İmam Şafii’nin görüşlerini de alternatif Kur’an kabul eden bir çok insan mevcuttur.
Sözünü ettiğimiz bağlamda şirkin en belirgin özelliği, düşünmeyi ve çaba sarfetmeyi bırakıp, yol gösterici olarak tanımlanan kişinin veya düşüncelerinin kusursuz ve tartışılamaz olduğuna gönülden inanmaktır. Bu inanç, yoğun bir sevgiyi de beraberinde getirir; “ İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allah dışında bazılarını Allah’a eş tutarlar da onları, Allah’ı sevmiş gibi severler.” (Bakara 165) Bu gönül bağının sonu, bir sonraki ayette gözler önüne serilmektedir. Kıyamet günü, tüm gerçekler ortaya çıkarıldığında ; “ O zaman; izlenenler, kendilerini izleyenlerden uzaklaşıp gitmişlerdir. Azabı gördüler artık. Aralarındaki bağlar parçalanıp koptu!..” (Bakara 166) Oysa ki ; “ Dost olarak Allah yeter. Yardımcı olarak da Allah yeter!..” (Nisa 45) Gizli ya da açık şirk; net bir biçimde Allah’ı inkardır ve insanı bu sona hazırlayan ilk adım da, düşünmeme yolunu seçerek atılır!..
Şu ana kadar düşünmeme felaketinin sonuçlarına değindik. Şimdi de düşünmek üzerine düşünelim;
Kur’an’da Allah ; “ Yaratıcıların en güzeli “(Müminun 14) olarak tanımlanmaktadır. Peki Allah yaratıcıların en güzeli ise, O’nun kadar güzel olmayan başka yaratıcılar da mı vardır? Eğer Allah’tan başka yaratıcı vasfı taşıyan yaratılmışlar varsa, onların içinde hiç kuşkusuz kendisine ruhundan üflediği insanın da olması gerekir. Çünkü insan yaratılanların pek çoğundan üstün kılınmıştır!.. Peki insan nasıl yaratır? İnsan, ancak düşünerek ve düşüncesinde yaratır!..
Düşünen insan; yaratanın yaratıcılığının kendisinde tecelli ettiği insandır. Alim, Allah’ın sıfatlarından biridir ve insan düşünerek ilim sahibi olur. Böylece de Allah’ın alim sıfatı ile sıfatlanır. Başka bir deyişle, Allah’ın ilmi insanda tecelli eder. Düşünce; gördüklerimizden hiç görmediklerimizi yaratır. Mor bir ağaç çizen ressam, doğada gördüğü ağaç ile yine doğada gördüğü mor rengi birleştirerek, daha önce hiç görmediği mor bir ağaç yaratır. Bilim kurgu türündeki eserler, düşüncenin gördüklerini taklit etmenin çok ötesinde bir yaratıcılık sergilediği alanlardır. Bu bağlamda insan, düşünce yolu ile, Allah’ın kendisine verdiği yeti ve imkan dahilinde yaratıcı konumuna yükselir; “ Şimdi hiç yaratan yaratmayan gibi olur mu? Artık siz düşünmeyecek misiniz? “ (Nahl 17)
“Siz hiç düşünmez misiniz? “ (Ali İmran 65) “ Bir düşünebilseniz!..” (Şuara 113) ayetlerinden de anlaşılacağı gibi düşünmek, inanan herkes için farzdır. “ Hala Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? ” (Ali İmran 82) “ Peki bunlar, Kur’an’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var? “ (Muhammed 24) “ Kur’an’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!..” (Müzzemmil 4) “ Kutsal / bereketli bir Kitap bu; sana indirdik ki onu, ayetlerini derin derin düşünsünler ve öğüt alabilsin temiz özlüler. “ (Sad 29) “ Bu bir öğüt verici, düşündürücüdür. Dileyen Rabbine doğru bir yol edinir.” ( Müzemmil 19) ayetleri de gösterir ki, önce Kur’an’ın istediği doğrultuda bir düşünce sistemi geliştirmek ve Kur’an üzerinde düşünmek gerekmektedir. Nitekim hemen hemen tüm ilahi emir ve düzenlemelerin arkasından, sözü edilen emir üzerinde düşünmemiz gerektiğini belirten bir vurgu vardır. ( Örneğin; Bakara 219,242,266 )
Kur’an’ın istediği düşünce ise; iyi-olumlu-güzel düşüncedir. Güzel düşünce; şeytanın vesvesesi ile nefsin bedene yönelik isteklerinin rol oynamadığı, temelinde Allah’a ulaşma niyeti taşıyan düşüncedir. Güzel düşünce; iman bütünlüğünün, yani akıl, mantık ve gönül birliğinin sonucudur ki bu nedenle ; “Allah’ın rahmeti, güzel düşünüp güzel iş yapanlara çok yakındır.” (Lokman 22) Kur’an’da, güzel düşünenler için ödüller olduğu söylenmekte (Yunus 26, Yusuf 22) ve insanlar bu şekilde düşünmeye davet edilmektedir. (Araf 161)
Kur’an’da hikayeleştirilmiş tüm olaylar ve örnekler, düşünmemiz içindir; “ Bu misalleri insanlara, düşünsünler diye veriyoruz. “ (Hasr 21) “ Bu hikayeyi anlat ki, düşünüp taşınabilsinler!..” (Araf 176) İbret alabilmek için ise, inceden inceye düşünmek gerekir ki, işte bu bağlamda sözü edilen düşünce tefekkürdür; “ Şüphe yok ki bunda, iyice düşünecek bir toplum için ibretler vardır. “ (Zümer 42)
Düşüncenin sonucunda bilgi doğar. Başka bir deyişle düşünce, bilgi edinmeye yarar. Bilgi de insanı ilim sahibi yapar. Bu ilişki Kur’an’da açıkça ifade edilmekte ve Kur’an’ın tam manasıyla anlaşılabilmesi için, ilim sahibi olma zorunluluğuna değinilmektedir; “ Bunlar, bizim insanlara verdiğimiz örneklerdir. Fakat onları ancak ilim sahipleri düşünüp anlayabilir!..” (Ankebut 43) Düşünen, sonunda bilen olur. Bilen, düşüncenin önemini de bilir ve bu yeti insanı diğerlerinden farklı kılar; “ Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür!..” (Zümer 9)
“ İyi ama neye taptığınızı düşündünüz mü? “ (Şuara 75)
Evet, inanan insanlar öncelikle neye taptıklarını düşünmek zorundadırlar. Kur’an’ın anlattığı Allah kavramı ile bizim taptığımızın aynı olup olmadığını bilmeliyiz. Çünkü Kur’an’da “Allah’ı yeterince takdir edemediler. “ (Zümer 67) “Allah’ı büyüklüğüne yaraşır şekilde tanıyamadılar!..” (Enam 91) denmektedir. Allah’ı tanımanın yolu O’nun sıfatlarını ve yarattıklarını düşünmekten geçer.
Çünkü Allah’ın zatı hakkında tefekkür edebilmek mümkün değildir ve bu konuda ısrar etmek bizi ancak düşüncemizdeki “insan tanrı” kavramına götürür. Bunun temelde iki nedeni vardır:

1)- Daha önce de belirttiğimiz gibi, düşünce ile ancak gördüklerimizden görmediklerimizi yaratabiliriz. Başka bir deyişle, düşüncenin yaratıcılığı beş duyu ile sınırlıdır. Oysa ki Allah’ın zatını düşünebilmek, beş duyunun ötesinde bir algılama gerektirir. Allah’ın zatını düşünmek konusunda inat edersek varabileceğimiz nokta kendimize benzer bir tanrı yaratmaktır. Çünkü daha önce görmediğimiz birşeyi, ancak ona en yakın olduğunu sandığımız şeye orantılayarak düşünebiliriz. Bu durumda da, Allah’a en yakın varlık, yeryüzündeki en güçlü canlı olan insandır.

2)- Allah’tan başka hiçbir şey mevcut değildir. O herşeyi kapsar. Bu demektir ki, Allah’ın zatını düşünmek için, Allah’ın dışına çıkmak gerekir. Tıpkı, akvaryumdaki bir balığın akvaryumu düşünebilmesi için onun dışına çıkması gerektiği gibi. Aksi taktirde, akvaryumdaki bir balığın akvaryum hakkındaki düşüncesi, ancak akvaryumun içinde gördüklerinin çağrışımı olabilir. Oysa Allah’ın dışında bir boyut, kavram ya da yer yoktur ki, dışına çıkılabilsin!..

Düşünenler, Allah’ın büyüklüğünü idrak ederler; “ Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız, (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb’idir. “ ( Şuara 24) Bu nedenle Kur’an’da inanmayanları ya da Allah’a ortak koşanları düşünceye davet eden pek çok ayet bulunmaktadır. ( Enam 65, Yunus 16) Çünkü düşünce, insanı imana yöneltir!.. “ Bir düşünün bakalım! Allah’ın azabı yakanıza yapışırsa yahut o saat gelip çatsa, Allah’tan başkasına mı yakarırsınız?” (Enam 40)
Allah’ın yarattıklarını düşünmeye insan önce kendinden başlamalıdır ; “ İnsan bir düşünsün neden yaratıldığını!..” (Tarık 5) İnsanın yaradılışı pek çok ayette geçer. (Abese 18-22, Rum 20, Kıyamet 37-38, Yasin 77, Müminun 12-14, Enam 98 ) Bu ayetleri incelediğimizde görürüz ki insan, ömür denilen süreç içerisinde bebeklikten ergenliğe geçirilerek, fiziki görünümünün yanı sıra düşünce olgunluğuna da eriştirilmek istenmektedir. (Mümin 67) “ Kendi benlikleri içinde olup biteni de mi düşünmediler? “ (Rum 8) “ Nefsinizde de birçok alametler var. Hala görmeyecek misiniz?” (Zariyat 21) ayetleri gereğince insan, aynı zamanda nefsini tanımak için de düşünmek zorundadır. Öncelikle bu güne kadar ki günahlarını ve huy edindiği çirkin sıfatları objektif bir bakış açısı ile saptamalı, bunun yanısıra, güzel huylarını ve davranışlarını da belirlemeli ve bu yönünü geliştirmek için de planlar yapmalıdır.
En uzağa varmak, en yakını geçtikten sonra mümkündür. Düşünmeye kendi yaradılışından ve kendi nefsinden başlayan insan, bakışlarını diğer canlıların ve kainatın yaradılışına çevirdiğinde görür ki ; kainattaki herşeyde, tıpkı kendisinde olduğu gibi kusursuz bir sistem ve denge mevcuttur. İlim ile birleştirilen düşüncenin sonucunda, insanın bu kusursuzluk karşısında hayrete düşmemesi imkansızdır. İşte bu hayret içinde olanlar, gördükleri herşeyde Allah’ı anarlar ; “ Sağduyulu o kimselerdir ki, ayakta iken, otururken ve yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaradılışı hakkında Allah’ın varlığını iyice düşünürler.” (Ali İmran 191) Onlar; “ Biz, göklerle yeri ve aralarındakileri, eğlence ve boşuna yapanlar olarak yaratmadık. Ancak bunları hak için yarattık. “ (Duhan 38-39) “ Biz bu göğü ve yeri ve ikisi arasındakileri boşuna yaratmadık. Böyle düşünmek, küfre sapanların sanısıdır! “ (Sad 27) sırrına ererler. İnanmayanlar ise, bu bakış açısından yoksundurlar ve onlar gereği gibi düşünmedikleri için bütün alametlerden yüz çevirirler ; “ Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Kafirler ise, gökyüzünün alametlerinden yüz çeviriyorlar. “ (Enbiya 32)
Kısacası Allah bizlere; “ Üzerinizdeki nimetimi düşünün” demektedir ki bu, bitmek tükenmek bilmeyecek bir düşünce konusudur. Allah’ın nimetlerini düşünmek de, insana öncelikle şükretme bilincini kazandırır.

Yorum ekle 26 Ocak 2007

Walt w. rostow

Toplumsal değişme konusunda iki temek görüş bulunmaktadır.Toplumsal değişmede belirleyici etkenin ekonomik olduğunu savunanlarla ,siyasal kurumların öncelik ve bağımsızlığını öne sürenler,ayrı kuramsal çerçeveler oluşturuyorlar.Birinci grupta Marksistler hareket noktası olarak üretim biçimini alırken,Marksist olmayanlar üretim düzeyine önem veriyorlar,ikinci grupta olan Rostow’ geçmeden Marksist kuramı açıklamakta yarar var.
Marx’a göre,toplumsal evrimde itici güç ya da belirleyici öğe,üretim nitelikleridir.Üretim teknikleri üretim biçimi,siyasetinde içinde bulunduğu bir dizi kurumu kendi gereklerine uygun olarak biçimlendirir.Belirli üretici güçler belirli bir üretim biçimi, üretim biçimi belirli bir sınıfsal yapıyı,toplumsal sınıflar arasındaki güç,denge ya da dengesizliği de belirli siyasal kurumlar yaratıyor demektir.Siyasal kurumlar da, bir kez oluştuktan sonra altyapı üzerinde etki yaparlarsa da, bu durum, siyasal kurumların altyapı tarafından belirlediği gerçeğini değiştirmez.
Walt W. Rostow ,ekonomik güçlerle siyasal güçler arasındaki bağlantıyı ,dolayısıyla ekonomik-yapı siyasal yapı ilişkisini Karl Marx’tan farklı bir biçimde kuruyor.Ekonomik gelişme derecelerine göre toplumu beş gruba ayırdıktan sonra,bütün toplumların bu aşamalardan geçtiğini öne sürüyor.Rostow’a göre,her aşamaya uyan siyasal model farklı olmak zorundadır.Ekonomik güçler değiştikçe,toplumsal ve siyasal güçler de değişeceği için,eski siyasal model yeni ekonomik model karşısında yetersiz kalacaktır.Bu kurama göre,her toplum ekonomik bakımından aşagıdaki evreleri geçirir.
a. Geleneksel Toplum
b. Kalkışa (take –off)geçiş aşaması
c. Kalkış aşaması
d. Olgunluk aşaması
e. Kütle tüketim çagı

Özellikle kalkış(take-off) aşamasında azgelişmiş ülkelerin kalkınma
sorununa değinildiği için bu modelin önem kazanmasına neden olmuştur.W.Rostow,K.Marx’ın modern tarih kuramına alternatif olarak hazırladığı modelini önce 1956’da yayınladığı bir makalesinde,sonrada 1960’da kitabında açıklamıştır.
Her aşama kendi ekonomik,toplumsal ve siyasal özellikleri içinde barındırır. Her aşamayı toplumlar iç ve dış dinamikler nedeniyle değişik zamanlarda farklı uzunlukta ve yoğunlukta yaşamışlardır.

Yorum ekle 26 Ocak 2007

Klasisizm

Klasisizm, 17. yüzyılda monarjinin egemen olduğu dönemde ortaya çıkmıştır. Şairin ya da yazarın yaratma evrenini belirli ölçülerde kurallara dayandırmayı amaçlayan bu akımın düşünsel yapısı monarşiktir. Siyasi yapı olarak monarşiyi dinsel yapı olarak da Hıristiyanlığı temel alarak kaynağını eski Yunan ve Latin edebiyatına dayandırır.
13. Louis döneminde mutlak monarşi düzenini egemen olduğu yıllarda siyasal alanda olduğu gibi edebiyatta da yaratı özgürlüğü ve kuralsızlık bir yana atılarak yazarların yaratılarına yön verecek birtakım kurallar konmuştur. Bu kurallar yeni bir aydın tipinin doğmasına neden olmuştur. Tek yönetim biçiminin monarşi, tek inancın ise Hıristiyanlık olduğu düşüncesine sıkı sıkı bağlanan bu aydın ve sanatçılar Latin ve Yunan edebiyatı geleneklerine de bağlı kalırlar. Bu kurallar içinde oluşan, seçkin çevrelere yönelik edebiyata klasik edebiyat, bu edebiyatın oluşturucularına da klasikçiler adı verilir.
Klasikler arasında sayabileceğimiz ilk adlar arasında Rene Descartes gelir. Klasik edebiyatın ilkelerini tiyatroya uygulayan Pierre Corneille’dir. Ağlatı şairlerinden Jean Racine, güldürü alanında Moliere, öğretici şiirler alanında La Fontaine gelir. İngiltere’de etkisini çok kısa sürdürmesine rağmen John Drydon ve Alexander Pope’u etkilemiştir.
Alman edebiyatında klasikçilerin kurallarına sıkı sıkı bağlı kalarak ürün veren yazarlara pek rastmanmaz. Bunun en önemli nedeni savaşlar nedeniye Almanya’nın Rönesans devrini yaşayamamasıdır. Aydınlanma çağı olarak adlandırılan 18. yüzyıl sonlarına doğru Alman edebiyatının yapısı büyük değişime uğramış olmasına rağmen eski Yunan etkisini sürdüren yazarların adı klasikçilerin arasında anılır olmuştur. Goethe, Gotthold Ephraim Lessing, Friedrich von Schiller bu yazarlardan sadece üçüdür. Ancak bu yazarlar terimsel anlamıyla Klasiszm akımını sürdürememiş Çoşumculuğun yollarını açmışlardır. İtalyan edebiyatında ise Klasisizm’in etkileri ancak 18. yüzyılda başlamış Goldoni, Prens Vittorio Alfieri, Giuseppe Parini bu akımın içinde yer almıştır. Rusya’da bu akımın güçlü yazarı diyebileceğimiz bir isim yoktur.

Romantizm
Klasik edebiyat akımına tepki olarak 18. yüzyılın sonlarında doğan ve Victor Hugo’yla birlikte büyük ün kazanan Romantizm, insanın yaratma özgürlüğü önündeki her şeye karşı durur. “En iyi kural, kuralsızlıktır” diyen romantikler, insanın duygularını, düş gücünü hayata geçimesini ve insanı düzeltmenin toplumu düzeltmekle olabileceğini savunurlar.
Romantizm akımı değişik ülkelerde değişik biçimlerde ortaya çıkmıştır. Alman edebiyatında 18. yüzyılın ikinci yarısında “coşkuculuk” hareketiyle birlikte gelişir. Bu hareketin öncüleri Klopstock ve Herder Romantizm’in müjdesini verir. Ancak Romantizm’e giden kapıyı dünya edebiyatının en büyük isimlerinden biri olan Johann Wofgang Goethe açmıştır. “Genç Werther’in Acıları” romanında Goethe döneminin acılarını duygusal bir dille anlatmıştır. “Wilhelm Miester” ve “Wilhelm Miester’in Seyahat Yılları” adlı eserlerinde toplumun yeniden düzenlenmesi sorununa dokunur. Ama onun en büyük eseri “Faust”tur. Goethe’nin açtığı yoldan ilerleyen Friedrich von Schiller ise yapıtlarında özgürlük, isyan, doğa, ihtilal gibi Romantikler’in yaslandığı temel kavramları yadsımadan tarih olgusunu zenginleştirmiştir. “Haydutlar”, “Hile ve Sevgi”, “Mary Stuart”, “Wilhelm Tell” gibi yapıtlarında despot yönetime başkaldırma temalarını işleyen Schiller’in tarihe açılma yönelimi daha sonraki Alman romantiklerini geliştirmiştir. Romantizmin Alman edebiyatında şiirdeki öncüsü Heinrich Heine’dir.
İngiliz edebiyatında ise Romantizm kalın birer çizgi halinde kendini gösterir. Bu çizgide yer alan ilk isim tabiata karşı kutsal saygı düşüncesini benimseyen; şiirlerinde doğayı yapmacıksız bir dille anlatan William Wordsworth’tur. Onun dışında Samuel Taylor Coleridge, Percy Bysshe Shelley ve John Keats bu çizgide yer alır. Çizginin en kalın yerinde ise Lord Byron bulunur.
İngiliz edebiyatında daha çok şiirde kendini gösteren Romantizm, Fransız edebiyatında daha yaygın bir özellik gösterir. François Rene de Chateaubrian, Romantizm’in müjdecisi olan roman, deneme ve gezi yazıları türünden eserler vermiştir. Fransızların dünya edebiyatına kazandırdığı ve bu akımın en önemli yazarları arasında bulunan Victor Hugo dışında Benjamin Constant, Alphonse de Lamartine, Alfred de Vigny, Alfred de Musset ve Theophile Gautier sayılabilir.
Gelelim Rus edebiyatına. Akımın öncüleri arasında bulunan Byron ve Schiller’den etkilenen Aleksandr Puşkin, Rus toplumunun renkliliğinden de yararlanarak bu akımı zengileştirmiştir. Yapıtlarında kullandığı yerel temalar nedeniyle kimi eleştirmenlerce Puşkin, Rus edebiyatında Gerçekçiliğe giden yolun açıcısı olarak da değerlendirilir.
İtalyan edebiyatında Romantizm akımı içinde anılması gereken iki isim vardır; Alessandro Manzonil ve Giacomo Leopardi. Romantizm Türk edebiyatı üzerinde de etkili olmuş, özellikle Tanzimat dönemini yazarları bu akımı çağrıştıran eserler vermiştir. Namık Kemal ve arkadaşlarının Victor Hugo’dan etkilendiği bilinmektedir

Gerçekçilik (Realizm)
19. yüzyılda ortaya çıkan bu akım gerçeği değiştirmeden; tüm çirkinlikleri, bayağılıklarıyla yansıtmayı amaçlamıştır. Toplumu incelemek, toplum ve insan gerçeklerini olduğu gibi yansıtmak, eleştirmek düşüncesiyle doğan gerçekçilik akımının oluşmasına olguculuk (positivizm) felsefesinin büyük payı olmuştur. Sanat ve edebiyatta akımların başlayış ve bitişleri kesin çizgilerle birbirinden ayrılamaz. Bir akım varlığını sürdürürken onun yanıbaşında bir başka akım da oluşup gelişir. Nitekim Honore de Balzac Romantizm akımının egemen olduğu yıllarda yaşamasına karşın gerçekçiliğin öncüsü ve kurucusu olmuştur. Balzac “Goriot Baba” ve “Vadideki Zambak” gibi romanlarında dönemine eleştirel bir ayna tutmuştur. Balzac gibi Henri B. Stendal da gerçekçilik akımının öncü yazarları arasında yer alır. “Bir roman yol boyunca gezdirilen ayna demektir” düşüncesinden hareketle döneminin çelişkilerini, insan ve toplum ilişkilerini süslemesiz bir anlatımla yansıtan Stendal, “Kırmızı ve Siyah” ve “Parma Manastırı” gibi romanlarında savaşı, sevgiyi, kiliseye karşı duyulan nefreti insan açısından gerçekçi bir biçimde ele almıştır. Bu akımın diğer büyük yazarları arasında Fransız edebiyatının usta ismi Gustave Flaubert’i, İngiltere’nin dünya edebiyatına kazandırdığı Charles Dickens’ı ve Amerikan edebiyatından Nathaniel Hawthorne ile Herman Melville’yi saymak mümkün.

İmgecilik
Geçen yüzyılın başlarında Ezra Loomis Pound’un öncülüğünde Hilda Doolittle ve T.E. Hulme’nin katılımıyla oluşan üçlünün ortaya attığı, daha sonra Thomas Edward Lawrence ve Huxley’in katıldığı İngiliz - Amerikan şiir akımı. Kısalık, kesinlik, duygusallık ve romantizm bu akımın belirleyici özellikleri arasındadır

Gerçeküstücülük (Sürrealizm)
1924 yılından sonra Dadaizm’in yerine geçen, Fransız Andre Breton ve arkadaşlarınca oluşturulan edebiyat akımı. Düşünce ve duyguların aklın denetimine girmesine karşı çıkan bu akım her türlü töresel ve sanatsal baskıyı bir yana atarak düşgücünün alabildiğince özgür olmasını savunur. Bunun için de gerçeğin her türlüsünden sıyrılmaya, bilince sırt çevirip bilinçaltına yönelmeyi hedefler ve bu tutumlarında Freud’un görüşlerinden yararlanır. Türk edebiyatında tümüyle gerçeküstü akıma bağlı kalıp bu doğrultuda ürün veren yazarlarımız arasında Ece Ayhan, İlhan Berk, Oktay Rifat, Edip Cansever ve Cemal Süreyya’nın adı sayılabilir.
Klasisizm
Klasisizm, 17. yüzyılda monarjinin egemen olduğu dönemde ortaya çıkmıştır. Şairin ya da yazarın yaratma evrenini belirli ölçülerde kurallara dayandırmayı amaçlayan bu akımın düşünsel yapısı monarşiktir. Siyasi yapı olarak monarşiyi dinsel yapı olarak da Hıristiyanlığı temel alarak kaynağını eski Yunan ve Latin edebiyatına dayandırır.
13. Louis döneminde mutlak monarşi düzenini egemen olduğu yıllarda siyasal alanda olduğu gibi edebiyatta da yaratı özgürlüğü ve kuralsızlık bir yana atılarak yazarların yaratılarına yön verecek birtakım kurallar konmuştur. Bu kurallar yeni bir aydın tipinin doğmasına neden olmuştur. Tek yönetim biçiminin monarşi, tek inancın ise Hıristiyanlık olduğu düşüncesine sıkı sıkı bağlanan bu aydın ve sanatçılar Latin ve Yunan edebiyatı geleneklerine de bağlı kalırlar. Bu kurallar içinde oluşan, seçkin çevrelere yönelik edebiyata klasik edebiyat, bu edebiyatın oluşturucularına da klasikçiler adı verilir.
Klasikler arasında sayabileceğimiz ilk adlar arasında Rene Descartes gelir. Klasik edebiyatın ilkelerini tiyatroya uygulayan Pierre Corneille’dir. Ağlatı şairlerinden Jean Racine, güldürü alanında Moliere, öğretici şiirler alanında La Fontaine gelir. İngiltere’de etkisini çok kısa sürdürmesine rağmen John Drydon ve Alexander Pope’u etkilemiştir

Yorum ekle 26 Ocak 2007

Davranışçı yaklaşım

Öğrenme ile ilgili ilk deneysel araştırmalar 20. Yüzyılın başında Pavlov’un Rusya, Watson ve Thorndike’ın Amerika’da yaptıkları insan ve hayvanların laboratuarda belli bir durumda nasıl davrandıklarına ilişkin çalışmalarla başlamıştır. Bu psikologların çalışmalarının odak noktası hayvan ve insan davranışları olduğu için bu yaklaşımı benimseyenlere davranışçı ve geliştirdikleri kuramlara davranışçı kuramlar denilmiştir.
Davranışçılar öğrenmeyi uyarıcı ile davranış arasında bağ kurma işi olarak görmektedirler. Uyarıcı, organizmayı harekete geçiren iç ve dış olaylardır. Duyduğumuz bir ses, gördüğümüz bir ışık, resim, aldığımız tat bizim için birer uyarıcıdır.
Uyarıcılar organizmayı etkileme gücündedir. Bir uyarıcı karşısında organizmada meydana gelen fizyolojik ya da psikolojik değişme, davranım ya da tepki olarak adlandırılır. Davranımların bir araya gelmesiyle oluşan eylem ise davranış olarak nitelendirilir.
Davranışçılara göre davranış değişmesine neden olan üç temel öğrenme süreci vardır. Bunlar: “klasik koşullanma”,”edimsel koşullanma” ve “gözlem yoluyla öğrenme”dir.
Klasik koşullanma kuramına göre birey doğal olarak bir uyarıcı karşısında gösterdiği tepkiyi, tepkiye neden olan uyarıcıdan hemen önce gelen bir uyarıcıya da göstermeyi öğrenebilir. Ancak bu tip öğrenmeler genellikle rastlantısal olarak meydana gelmektedir. Bu nedenle eğitim programında uygulamak oldukça güçtür.
Edimsel koşullanma kuramına göre ise, hayvan ve insan davranışlarını, davranışın sonucu belirler. Davranış olumlu sonuç verirse (pekiştirilirse), davranışın tekrar ortaya çıkma olasılığı artar. Sonuç olumsuzsa davranış tekrarlanmaz. Bir davranışı hoşa giden bir uyarıcı takip ederse bu duruma olumlu pekiştirme, hoşa gitmeyen bir uyarıcı takip ederse olumsuz pekiştirme denir. Örneğin sınıfta genellikle ayakta dolaşan bir ilk okul birinci sınıf öğrencisine, oturup ders dinlediği zamanlar aferin denilir, yıldız verilirse öğrencinin zamanla oturarak ders dinleme süresi arttırılabilir. Diğer bir deyişle pekiştirilen davranış öğrenilir. Bu nedenle öğretmenler öğrencilerin olumlu davranışlarını pekiştirmelidir. Öğrencinin davranışının onaylanması, aferin denilmesi, iyi not alması birer pekiştireçtir. Okul öğrenimlerinde daha çok edimsel koşullanma kullanılır.
Davranışçı yaklaşıma göre birey bazı durumlarda çevresindeki kişilerin davranışlarını ve sonuçlarını gözler. Gözlediği davranışlardan sonucu olumlu olanları model olarak alırken, sonucu olumsuz olanları göstermez. Buna model alarak öğrenme (gözlem yoluyla öğrenme) denir. Örneğin sınıfta doğru cevap veren arkadaşının yüksek not aldığını gören öğrenci sınıf içinde daha çok söz almaya çabalayabilir bu da derse katılımı yükseltir. Fakat söz alıp azarlandığını gören öğrenci ise söz almama eğilimi gösterebilir. İnsanlar bu şekilde okulda, ailede arkadaşlarından ve kitle iletişim araçlarından pek çok davranış öğrenebilirler.

Klasik Koşullanma Kuramı
Ve
Ivan Pavlov

Klasik koşullanma ile öğrenme ilk kez Rus bilim adamı Ivan Pavlov tarafından ortaya atılmıştır. Fizyolog olan Pavlov, köpekler üzerinde sindirim sistemiyle ilgili araştırma yaparken, köpeğin fizyolojik olarak, yiyecek ağzına girdiği zaman sindirimi başlatan salyayı salgılamasını gerekirken, yiyeceği hatta yiyecek getiren kişiyi gördüğünde de salya salgıladığını fark etmiştir. Daha sonra bu olguyu sistematik olarak laboratuar ortamında araştırmaya karar vermiştir.
Pavlov kontrollü bir deneysel ortam oluşturduktan sonra, köpeğe düzenli olarak, yiyecek vermeden hemen önce zil sesi vermiştir. Bu ilişkiyi pek çok kere tekrarladıktan sonra, yiyecek vermediği durumlarda da zil sesini duyduğu zaman köpeğin salya salgıladığını görmüştür. Diğer bir deyişle köpek sil sesi ile salya akıtmayı öğrenmiştir.
Pavlov, yiyecek ile salya salgılama arasındaki ilişki doğal ve otomatik olduğu için, yiyeceğe “koşulsuz uyarıcı”, salyaya ise “koşulsuz tepki “ demiştir. Yeni uyarıcıya (zil sesi) ise, doğal yoldan köpeğin salya salgılamasına neden olmadığı için “koşullu uyarıcı”, zil karşısında gösterilen salya salgılama davranışına ise “koşullu tepki” adını vermiştir.

Klasik koşullanmanın gerçekleşmesi için, aşağıdaki koşulların oluşması gerekir.

•Klasik koşullanmanın gerçekleşmesi için öncelikle yiyecek-salya örneğinde olduğu gibi , doğal bir uyarıcı-tepki bağının olması gerekir. İnsan organizmasında göze ışık tutulunca göz bebeğinin büyümesi, dize vurulunca ayağın yukarı doğru hareket etmesi, ani bir gürültü karşısında irkilme gibi tepkiler koşulsuz uyarıcı ve tepki bağlarıdır.

•Koşullu uyarıcının koşulsuz uyarıcıdan hemen önce verilmesi, iki uyarıcının birleştirilmesi gerekir. Pavlov’un deneyinde köpek, zil sesi ile eti birleştirmektedir.

•Koşullu uyarıcı ile koşulsuz uyarıcı bağının tekrarlanması gerekir. Ancak bazı korku yaratan durumlarda tek bir yaşantı da öğrenmeyi sağlayabilir.

Gagne(1965) klasik koşullanmayı işaret öğrenme olarak tanımlamaktadır. Çünkü koşulsuz uyarıcıdan önce verilen uyarıcı, koşulsuz uyarıcının geleceğinin bir habercisidir. Pavlov’un deneyinde köpek zil sesini duyduğunda yiyeceğin geleceğini bildiği için salya salgılamaktadır. Diğer bir deyişle, zil etin geleceğinin habercisidir. Günlük hayatımızda bizi davranışa yönelten kapı zili, saat zili, trafik işaretleri karşısında gösterdiğimiz davranışlar birer işaret öğrenmedir.
Bazı durumlarda organizma, bir uyarıcı karşısında gösterdiği koşullu tepkiyi benzer durumlarda da gösterir. Buna uyarıcı genellemesi denir. Pavlov yaptığı deneylerde köpeğin farklı tonlardaki zil seslerine de salya salgıladığını göstermiştir. Benzer şekilde doktordan korkan bir çocuk, beyaz gömlek giyen kasaptan da korkabilir.
Organizma benzer uyarıcılara benzer tepki gösterebildiği gibi uyarıcılar arasındaki farkı da ayırt edebilir. Bu duruma uyarıcıyı ayırt etme denir. Pavlov denek köpeğe sadece belli bir zil sesi ile et verip diğer zil seslerinde vermeyince köpeğin, arkasından et gelen sesi diğer sesten ayırt ederek sadece et verilen sese salya akıttığını görmüştür.
Pavlov başka bir deneyinde zil sesi yerine uyarıcı olarak biri çembersen diğeri oval iki ışık kullanmıştır. Köpeğe yiyeceği çembersel ışıktan sonra verip, oval ışıktan sonra vermemiştir. Bir süre sonra köpeğin çembersel ışığa refleks gösterdiğini, oval ışığa ise göstermediğimi; ancak, oval ışığı çembersel ışığa dönüştürme süreci başlayınca, hayvanın ayırt etme sıkıntısına düştüğünü ve çok geçmeden hırçınlaşarak sağa sola koşup havlamaya başladığını saptamıştır. Bu sonuç kuşkusuz, hayvanların da insanlar gibi deneyimler yoluyla refleksler kazanabilecekleri anlamına gelmektedir.
Pavlov bu kadarla yetinmemiş ve yine deneysel olarak, hayvanların da insanlar gibi koşullanmayla edinilmiş reflekslerden kurtulabileceğini göstermiştir. Ağız sulanması refleksine dönelim, refleksin kurulmasına yönelik ilk aşamada,yiyecek verilmeden önce zil çalınmaktaydı. Bu aşamada köpeğin bir süre sonra yiyecek beklentisi içine düştüğünü gördük, koşullanmayı çözmeye yönelik ikinci aşamada, zil çaldığı halde yiyecek verilmez; beklenti giderek zayıflamaya başlar, sonunda zil sesi etkisini yitirir ve koşullanma kırılır. Zil sesine karşı hayvanda refleks görülmez olur. Bu, hayvanlarda da koşullanmış davranışın doğal reflekse dönüşmediği anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle deneyimle kazanılan (ya da yitirilen) bir refleks, salt fizyolojik bir olay değil, kimi ruhsal yetileri de içeren, psikolojik bir davranıştır. Yani klasik koşullanma yoluyla kazanılan davranışlar koşullu uyarıcı koşulsuz uyarıcı bitişikliği ortadan kalkınca giderek azalır ve kaybolur bu duruma da davranışın sönmesi denir.
Pavlov’un ulaştığı bu sonucun, yüzyılımızın ilk yarısında büyük bir atılın içine giren “Davranış Psikolojisi” dediğimiz Behaviorism’e yol açtığı söylenebilir ve sindirim sistemi üzerindeki çalışması da Pavlov’a Nobel Ödülü kazandırmıştır. Fakat onu dünya ölçüsünde ünlü kılan koşullanmış refleks çalışması olmuştur.
Klasik koşullanma insanların karmaşık bilgileri öğrenmesini açıklayamamaktadır. Ancak insanların, belli bir nesneye ya da olaya karşı gösterdiği bazı duyuşsal tepkilerin klasik koşullanma ile öğrenildiği sanılmaktadır. Örneğin ilk defa İzmir’e giden bir insan, orada cüzdanını çaldırırsa, cüzdanın kaybolması ile ortaya çıkan hoş olmayan duygularını İzmir’e karşı da duyabilir. Bunun gibi sevdiğimiz biri ile ilk karşılaştığımız yere karşı da olumlu duygular geliştirebiliriz.
Bazı boş inançlar da bu biçimde öğrenilebilir. Örneğin başarılı olduğumuz bir sınavda kullandığımız kalemin bize şans getirdiğine inanarak tüm sınavlara o kalemle girebiliriz. Ya da bir hasta, hastalığı boyunca havuç yerse, iyileştiği zaman o hastalığı havucun iyileştirdiğine inanabilir.
Klasik koşullanma ile açıklanan diğer bir öğrenme de fobik tepkilerdir. Fobiler, göreli olarak zararsız nesne ve durumlara, aşırı ve akılcı olmayan tepkiler gösterme biçiminde tanımlanabilir. Çevremizdeki bazı kişilerin köpekten, asansörden vb. aşırı derecede korktuklarını görmüşüzdür. Bu kişiler korkularının yersiz ve anlamsız olduğunu bildikleri halde, bu duygularından kurtulamazlar. Bu korkularının nedeni geçmiş yaşantılarında oluşmuş bir koşullanmadan kaynaklanıyor olabilir. Fobiler, davranış değiştirme teknikleri kullanılarak ortadan kaldırılabilir.
Klasik koşullanma ile bütün davranışların değiştirilebileceğini savunan psikologlardan biri de Watson’dur. Watson; yürüme, konuşma, koşma gibi karmaşık becerilerimizin hep uyarıcı davranım arasında bağ kurma yoluyla öğrenilmiş davranışlar olduğunu ve bütün davranışların klasik koşullanma yoluyla öğretilebileceğini savunmuştur. Hatta düşüncenin bile bu süreç yoluyla analiz edilebileceğini ileri sürmüştür. Watson, “bana bir düzine sağlıklı çocuk verin, gelişigüzel seçtiğim her bir çocuğu kendi seçtiğim herhangi bir alanda –doktor, sanatçı, hakim- uzman yapacağıma garanti veririm. Hatta dilenci ve hırsız bile yaparım, yetenekleri ve becerileri ne olursa olsun” demiştir.

Klasik Koşullanma İle İlgili Bazı Kavram Ve Süreçler

1.Genelleme: Sobada bir kez eli yanan çocuk, ısı yayıcı ev aletlerinin tümünden korkabilir.
2.Geçiş (Transfer): Bisiklet kullanmayı bilen bir kimsenin motosiklet kullanmayı daha kolay öğrenmesi gibi (olumlu geçiş). İki parmak daktilo yazmayı öğrenmiş bir kişi, on parmak daktilo yazmayı öğrenmede çok büyük güçlükler çekebilir (olumsuz geçiş).
3.Ayırt etme: Elektriğe çarpılmış bir kişinin çarpılma nedenini araştırması ve tellerin izolesiz olduğunu görmesi sonucunda izoleli tel dışındaki tellere çıplak elle dokunmaması gibi.
4.Deneysel çözülme (Sönme): Deneysel çözülme olayı, öğrenmede tekrarın başlı başına öğrenme şartı olmadığını, davranışların değişmesinde temel ihtiyaçların doyurulmasının ve ödüllendirilmesinin önemli bir rol oynadığını belirtmektedir.

Öğretimde Klasik Koşullanmanın Yeri Ve Önemi
Öğrencilerin okulla ilgili duyuşsal özelliklerinin oluşmasında klasik koşullanma rol oynayabilir. Bazı öğrencilerin okula, öğretmene ya da belli bir derse yönelik kaygıları ve yersiz korkuları olduğu gözlenmektedir. Bunlara okul içi ve okul dışı yaşantıları sırasında meydana gelen koşullanmalar neden olmuş olabilir. Örneğin öğreniminin ilk yıllarında matematik öğretmeninin sevmeyen bir öğrenci, öğretmeni değiştikten sonra da bu dersi sevmemeye devam edebilir. Okul arkadaşı ile kavga eden bir öğrenci okula gitmemek isteyebilir. Bu örneklerden birincisinde öğrencinin asıl olumsuz tepki gösterdiği obje öğretmen olmasına rağmen, öğrenci matematik dersi ile öğretmenini birleştirmiş ve öğretmenine karşı duyduğu duyguları derse karşı da duymaya başlamıştır. İkinci örnekte ise öğrencinin olumsuz tepkisi kavga ettiği arkadaşına yönelik olduğu halde, olay okulda meydana geldiği için okula gitmek istememektedir.
Okulda bu tür olumsuz koşullanmaların meydana gelmemesi için okul ve sınıf ortamının öğrencinin hoşuna gidebilecek biçimde düzenlenmesi, okulda öğrencinin olumsuz yaşantı geçirmesine neden olacak durumlardan kaçınılması gerekir. Ayrıca öğrencilerin geçmiş yaşantılarında kazandıkları olumsuz koşullanmalar varsa, bu davranışlar söndürülmeye çalışılmalıdır.
Davranışçı yaklaşım öğrenmeyi mekanik ve basit olarak tanımladığı için eleştirilmiştir. Oysa, insanın öğrenmesi, klasik koşullanma (hatırlama ya da alışkanlık) ve edimsel koşullanmayı ele alarak karmaşık düşünme süreçlerini de içermektedir. Bugün pek çok davranış kuramcıları bilişsel öğrenme süreçlerini daha fazla dikkate almaktadır.
Geleneksel ve günümüz davranışçı görüşleri sadece okullarda değil, endüstride ve sağlık sektöründe de oldukça geçerlidir. Günümüz eğitim programlarında etkisini sürdüren davranışçı kuramlardan hala vazgeçilmediğini, gelecekte de etkilerini sürdüreceklerini söyleyebiliriz.
Ancak her şeye rağmen klasik koşullanma yoluyla öğrencilere kasıtlı ve planlanmış olarak davranış öğretmek çok zordur.

Davranışçı Yaklaşımın Öğretim İlkeleri
Davranışçı yaklaşımın okul öğretiminde Davranışçı yaklaşımın okul öğretiminde uygulanabilir ilkeleri aşağıdaki gibi özetlenebilir:

1. Öğrenci öğrenme sürecinde aktif olmalıdır. Öğrenci öğrenme sürecinde ancak yaparak öğrenebilir.
2. Öğrenmede pekiştirme önemli bir yer tutar. Öğrencilerin olumlu davranışları öğretmen tarafından pekiştirilmelidir.
3. Öğrenmede tekrar, özellikle becerilerin kazanılmasında ve öğrenilenlerin kalıcılığının sağlanmasında önemli rol oynar.
4. Öğrenmede güdülenmenin çok önemli bir yeri vardır. Öğrencinin bir davranışı yapabilmesi için o davranışı yapmaya istekli olması gerekir.

Yorum ekle 26 Ocak 2007

Thomas hobbes (1588-1679)

Daha çok siyaset felsefesi alanındaki görüşleriyle ün kazanmış olan İngiliz düşünürdür.
Bilginin kaynağı ve sonuçları itibariyle empirik olduğunu, tüm bilgilerimizin temelinde duyumların, duyu-deneyimin bulunduğunu, zaman ve mekanın yalnızca hayali tasarımlar olduğu, felsefenin ise sonuçlarından nedenleri, nedenlerden ise sonuçları çıkarsama faaliyetine karşılık geldiğini öne süren Hobbes, yaşadığı süre içinde, biri entelektüel, diğeri siyasi olan iki devrime tanıklık etmiştir. Bu devrimlerden siyasi olanı, yani mutlak monarşinin
Parlamenter demokrasinin temsili kurumlarıyla sınırlanması söz konusu olduğunda, Hobbes tam bir karşı devrimcidir. Buna karşın entelektüel devrim, yani Ortaçağ’ın tanrı merkezli ve Aristotelesçi dünya görüşünün bırakılarak, yeni doğa bilimleriyle, mekanik açıklamanın ve deneysel yöntemin benimsenmesi söz konusu olduğunda, o tam bir devrimcidir.
Uygun ve gerekli politik kurumların insan doğasıyla ilgili gerçek ya da olgulardan, insan doğasıyla ilgili bu olgularında evrenin doğasıyla ilgili çıkarsanacağı birlikli bir bilim görüşü geliştirmeyi amaçlamış olan Hobbes da felsefesinde , tıpkı bir rasyonalist gibi, geometrinin yöntemini benimsemiştir, zira geometri ona göre kesin, a priori birkaç ilkeden çıkarsanabilir olup, bilgi veren sonuçlardan, önermelerden meydana gelmektedir. Felsefeyle bilim arasında bir ayrım yapmayan , felsefesi, bilimsel yöntemin kapsamını kişilere ilişkin araştırmayla siyaseti de içine alacak şekilde genişletmekten meydana gelen Hobbes ,her problemin ilke olarak doğa bilimlerinin yöntemleriyle çözülebileceğine inandığı, doğa bilimlerinin yöntem ve araştırmalarının kişileri ve siyaseti açıklamak içinde kullanılabileceğini savunduğu için pozitivist bir düşünür olmak durumundadır.
Etik anlayıştan hareketle geliştirdiği siyaset felsefesinde, karşı devrimci bir tavrı benimseyen, yeni yeni ortaya çıkıp büyük bir hızla gelişen burjuvazinin tarafını tutmayan Hobbes , bu alandaki büyük ününü sözleşmeci devlet anlayışıyla mutlak iktidarı sağlam bir temele oturtmasından alışmıştır. Başka bir deyişle, Hobbes’ta mutlak iktidar, kralların Tanrı’dan aldıkları yetkiye değil de doğrudan doğruya bireylerin çıkarlarına dayandırılmıştır.
Hobbes doğa durumunun bir savaş durumu olduğunu söyler. Hobbes daha önce bir dinginlik durumununda yaşamıştır. Fakat daha sonra ki Leviathan’ı yazdığı dönemde kaos var. Doğa durumuna geçişte iki neden;
1- Pratik neden
2- Entelektüel neden
Hobbes materyalisttir. Hobbes Gallileo’dan etkilenmiştir. Galileo hareketin korunumu yasasını keşfetti. Galileo nasıl olurda hareket halindeki bir şey durur yada yön değiştirir? Bunu araştırmıştır. İnsanda durup dinlenmeyen bir hareket vardır. Bu hareketi sağlayan nedir? Bu hareketi sağlayan arzu ve isteklerimizdir. Mutlu olmak için bir şeyler isteriz.
Hobbes arkadaşlık bir güçtür der. İnsana güç veren para, statü gibi nedenlerdir. Bu güç statik değildir
Bu gücün statik olmamasının iki nedeni;
1- İnsan bencil bir varlıktır.
2- Sahip olunan güç mutluluk için hiçbir zaman yeterli olmayacaktır.
Rekabetin savaşa neden olmasına üç nedeni; ( doğa durumunda ortaya çıkışının üç nedeni )
- İnsanlar doğuştan eşittir. Bu eşitlik fiziki bir eşitliktir. Herkesin herkesi herhangi bir anda alt edebilecekleri bir eşitliktir. İnsanlar ahlaksal ve siyasal bakımdan değil bedensel ve zihinsel bakımdan bir eşitlik içindedir. İki insan arasında farklar vardır fakat bu birinin diğerinden üstün olmasını sağlayacak kadar fazla değildir.
Birey – Devlet arasında bir gerilim bulunur. Siyasal gücün sınırlaması bireysel gücün haklarına, eylem alanına müdahaledir. Siyasal gücün meşru kılınması bu müdahaleyi haklı çıkarır. Buradaki problem meşrulaştırılmalıdır. Her hukuksal olan meşru olmaya bilir. Meşrutiyet ahlaki ilkelere uygunluğu ifade eder.
Bireyin meşrulaştırılması iki şekilde olur.
1- Kendisi bakımından
2- Başkası bakımından ( başka bazı bakımlardan )
Kendisi bakımından bir şeyin temelleri bizzat kendisinde vardır.
Örneğin ahlak felsefesinde bazı ilkelerin sırf kendisinden dolayı istenmesi. Siyasal gücün değeri işlevselliğinden olup kendisi bakımından değer beyan etmez.
Bir varlığın meşrulaştırılması.
1- Varlığın kendisine işaret ederek ( vardır, yararları ….)
2- Varsayımsal durumdan hareket ederek ( olmasaydı … olurdu )
“Devlet tarihsel bir fenomendir” ( Hobbes )
Vardan bir şey var olmadan önce yoktu. Devlet zamanın belli bir anında ortaya çıktı. En az iki insanın olduğu yerde ilişkileri düzenleyen kurallar vardır. Kolektif yaşamın olduğu yerde yönetim vardır. Ancak Hobbes devlet konusunda ısrarlıdır.
Hobbes doğa durumunun bir savaş durumu olduğunu ifade eder. Devlet ortaya çıkmadan önce Dünyanın her alanında böyle olduğu iddia edilemese de birçok yerde de sadece doğal kurallara uyan küçük çapta yönetim toplumda barışın sağlanması için yetersizdir. Doğal durumdan devlete geçen bir toplumda devlet otoritesini kaybederse kaos durumu görülür. Bunun nedeni kralın mutlak otorite olmamasıdır. Doğal durumuna geçişte iki neden:
1- Pratik neden
2- Entelektüel neden
1-) En kötü yönetim bile güçlü olduğu taktirde kaostan daha iyidir.
2-) Hobbes materyalisttir. Gallileo’dan etkilenmiştir. Galileo hareketin korunumu yasasını keşfetti. Hareket halindeki bir cisim nasıl durur yada yön değiştirir? Bunun nedeni başka bir kuvvetin etki etmesidir.
Hobbes’a göre insanda durup dinlenmeyen bir hareket vardır ve bu ölümle son bulur. İnsandaki bu hareketin nedeni nedir? İnsanı harekete geçiren şey nedir? Bu arzu ve isteklerdir. Bu arzu ve istekler mutlu olmak için istenir. İnsan mutlu olmak için ister. Mutluluk sadece kendinden dolayı istenir, son noktadır. Ahlaksal etik oluştuğu andan itibaren ne yapmalıyım sorusu gündeme gelir ve bu bağlamda mutluluk iki veya üç plana kayar.
Mutluluk elde edilmesi için insanı harekete geçirecek bir güç gereklidir. Hobbes’a göre arkadaşlık bir güçtür. Güç veren şeyler;
1-Arkadaşlık
2-Güven duygusu
3-Statü, onay, görme, tanıma problemi
4-Zenginlik, materyal istekler
Bu güç statik değildir. Nedenleri
1-İnsan bencil bir varlıktır. ( insan bir yerde durabilir )
2-Bu güç hiçbir zaman yeterli olmayacaktır. İnsan hep daha fazlasını ister.
Güce sahip olan ve hep isteyen insanlar doğal ortamda bir rekabete girerler. Bu rekabet savaşan neden olur. Bu savaşın nedenleri;
1-) Herkes eşittir. “insanlar doğuştan eşittir.” Hobbes fiziki eşitlikten bahseder. Herkesin herhangi bir anda alt etme hakkı vardır. Hobbes bedensel ve zihinsel yönden insanların eşit olduğunu savunur. Bedensel açıdan zayıf olan birisi ya bir düzenle yada başka birisiyle birleşerek güçlü olanı yenebilir. Bu nedenle iki insan arasında belirli bir güç farkı olduğu iddia edilemez.
2-) Yetenek eşitliğinden amaca erişme umudunun eşitliği doğar. İkisi aynı anda sahip olamayacakları bir şey isterlerse çatışma ortaya çıkar, biri baskın olacak. Bir şeyi ele geçiren istilacılar başka istilacıların tehdidi altındadır. Kaynakların kıtlığında istilalar ortaya çıkar.
3-) Belirsizlik; İstila – çatışma ortasında çalışmaya gerek yok ve yer yok. Çalışmanın karşılığı belirsizdir. Tarım, denizcilik, taşıma, bilgi, yazı, toplumun bir önemi olmayıp şiddetli ölüm korkusu kan ve yalnızlık, acı, ızdırap, güvensizlik söz konusudur.
•Rekabet → Kazanç
•Güvenlik → Kendini koruma, başkalarına saldırma
•Statü → Şan, şeref küçümsemeye karşı şiddet kullanma.
Belirsizliğin aşırı olması insanların büyük bir paranoyaya sürükler
Mutluluğa iten arzu – istekler, mutlu olmak için güce sahip olma, güçlerin bulunması sonucu rekabet, rekabet sonucu elenme, kalanların hala tehdit unsuru olması.
Sosyalist perspektiften bakıldığında mutlak ( Mutlak monarşide ) yanlılık söz konusu olup, halkın hakları göz ardı edilebilir.
Hobbes için ideal olan insanların birbirini öldürmeyeceği yok etmeyeceği bir yönetimdir.
Toplumda din, kültür, ırk çeşitliliği ne kadar artarsa devletin tarafsız olması o kadar güçleşir. Mutlak monarşi tek bir yaşam biçimini simgeler. Bu tarafsızlığı zedeler.
Herkesin herkese savaşında doğru, yanlış ve adalet kavramlarına yer yoktur. Genel bir güç yoksa yasa yoktur bu durumda her şey mubahtır. Adalet ve adaletsizlik zihnin melekleri olmayıp toplum içinde yaşayan insanların sahip olacağı kavramlardır. Yaşam güvence altına alma durumu hem meşru bir müdafaa hem de rasyonel bir durumdur. Kendini korumak için başkasına saldırmak rasyoneldir.
Doğa yasası akıllı bulunan, insanın hayatını kısaltıcı şeylerin azaltan hayatını koruyan bir ilkedir.
Yasa koyucunun olmadı yerde yasa yoktur ve her şey mubahtır. Kendi aklına dayanarak hayatta kalmak, istediğine ulaşmak için yapacağı her şey doğa yasasıdır. İnsanın bu uğurda her şeyi yapmaya hakkı olmasıdır.
İnsan doğa durumunda devamlı olarak bir tehdit ve korku durumundadır. Bu durumda ne zanaatten, ne bilimden nede toplumdan bahsedilebilir.
İnsanı barışa yönelten duygular;
Ölüm korkusu
Rahat bir hayat umudu ve çalışarak bunu elde edebilme
Doğa Yasalar I – II
Elde etme umudu olduğu sürece barışı sağlama isteği

I1 Barışı aramak ve izlemek
2 Bütün yolları kullanarak kendini koruma
IIBaşkaları da aynı biçimde düşündüğünde ( 1 + 2 ) kendi haklarını bırakarak onlara tanıdığı kadar hakla yetinmek.
1-) Sana yapılmasını istediğini başkalarına yap.
2-) Sana yapılmasını istemediğini başkalarına yapma.
Hobbes un görüşü ikincisidir.
Bireysel rasyonalite  bencil talepler savaşa götürür.
Kolektif rasyonalite  başkalarının da kendi gibi düşünmesi.
Prisoner’s Dilemma ( Tutkuların ikilemi )
Siz Diğeri Siz Diğeri
K R 1 10
K R 2 2
K K 5 5
K K 10 1
Bir suç söz konusu ve diğeriyle suç ortağı olduğunuz söylenmektedir. Ancak suçsuzsunuz ve diğerinden haberiniz yok. Bu test bireysel rasyonalitenin nasıl işlediğini gösteriyor. Suçsuz olduğu halde birey en az cezayı alabilmek için suçu kabul yoluna gidecektir. Diğeri de aynı şeyi düşüneceğinden yani onun bireysel aklıda aynı şeyi söyleyeceğinden sonuç kabul – kabul olacaktır. Ret - ret ancak kolektif akılla olacaktır.
Her zaman kolektif akla uygun hareket etmeyen insanlar olacaktır. O halde bunu uygulatacak bir otorite olmalı ve bu otorite ceza uygulayabilmelidir.
Hobbes’ta devlet,insanların korunmaları için sözleşmeyle meydan getirilmiş yapay bir yaratık olup, onun siyaset felsefesindeki çıkış noktası doğal insandır. İnsanların doğal yaşama halindeyken, altın çağda yaşamayıp, cehennem hayatı içinde olduklarını savunan, bu dönemde eşit ve özgür olan insanların birbirleriyle sürekli bir savaş içinde olduklarını öne süren filozof, böyle bir durumda gelişme ve uygarlığın ilerlemesinin beklenemeyeceğini söylemiştir. Buradan çıkışın tek yolu, insanların bir sözleşme ile kendi sınırsız özgürlüklerine son vermeleri, bir üçüncü lehine haklarından vazgeçmeleridir. Hobbes’ a göre, onların sözleşme ile yarattıkları bu yapay insan, bu ejderha, onları temsil edip, yönetecektir.
O,bu yüce egemen gücün, söz konusu ejderhanın, insanların yaptıkları sözleşme ile bağlanmış olmadığını söylemiştir. Topluma karşı hiçbir yükümlülüğü olmayan ejderha ya da devletin çok geniş yetkileri vardır. Gerek hukuk, gerek din, gerekse mülkiyet, kısacası her şey sınırsız yetkilerle bezenmiş bu üstün güce bağlı olmak durumundadır. Hobbes’a göre hukukun tek bir kaynağı vardır, bu kaynak da egemen ve üstün gücün iradesidir. Mülkiyet de, egemen gücün verdiği bir ödünden başka bir şey değildir. Buna göre, sözleşmeden önce herkesin her şey üzerinde hakkı vardı, ama gücü gücüne yeteniydi. İşte mülkiyet güvenliğini getiren devlet, gerektiği zaman, mülkiyeti dilediği gibi düzenleyebilir. Ona göre, devlet olmadan, mülkiyetin anlamı yoktur.
Aynı durum, din için de geçerlidir. İnsanların aynı anda iki efendiye birden hizmet edemeyeceğini söyleyen Hobbes, iç barışı sürdürebilmenin tek yolunun, devlet başkanının aynı zamanda kilisenin de başkanı olması, dini de denetim altında tutması olduğunu söylemiştir.

Yorum ekle 26 Ocak 2007

Yunus emre ve gerçek hayatı

1.YUNUS EMRE’NİN YAŞADIĞI DEVİRDE ORTA ASYA VE ANADOLUDAKİ GENEL DURUM:
Anadolu Selçuklu devletinin zamanla zayıflaması, özellikle Kösedağ savaşında Moğollar’ a yenilmesi Anadolu’daki Moğol felaketinin başlangıcı olmuştur. 1260 yılından sonra zayıflayan otorite kuramayan Anadolu Selçuklu Devleti’nin yerine Moğol egemenliği hüküm sürmeye başlamış, ancak Moğollar da her tarafta askeri üstünlük sağlayamamış, gönderilen Moğol güçleri merkezlerini tanımayarak isyan etmiş ve bağımsızlıklarını ilan etme gibi girişimlerde bulunmuşlardır. Bunun nedeni olarak o devir her iki yerde; gerek Anadolu gerekse Orta Asya’da karışıklar ve belirsizlikler hakim durumdaydı. Çünkü Yunus Emre’nin yaşadığı zaman olan (12.asrın sonları ve 13 asrın başları) Anadolu’da; Selçukluların dağılması ve beyliklerin otaya çıkmasıyla ortada tam bir kargaşalık vardı. Kısmen Anadolu’ya Moğollar hakimdi. Bu durum Karamanoğulları’ nın bağımsızlık ilan etmesine sebep olmuştur. Ve Karamanoğulları Beyliği 1256 yılında bir Kolonizatör Türkmen dervişi olan Nure Sofi’ nin oğlu olan Kerimüddin KARAMAN önderliğinde kurulmuştur. Diğer taraftan Orta Asya’da da yine Moğollar her tarafı yıkıp döküyorlardı. Özellikle bu devirlerde Anadolu’da bir iç isyanın çıkmamasında ve Moğolların onca istilalarına ve baskınlarına rağmen ayakta durmalarında başta Yunus Emre olmak üzere Anadolu’da bulunan birçok Türk dervişinin Alp-Erenlerinin ve Türkiye mutasavvıfların tesiri büyüktür. Bu bakımdan tekke ve dergahta bulunan dervişler ve onların erlerine büyük görevler düşüyordu. Çünkü Anadolu’da devlet otoritesi iyice zayıflamış ve Moğollar gibi dış güçlere karşı her zaman hazırlıklı ve moralli olmak gerekiyordu. Bunu da Yunus Emre gibi dervişler ve Erenler sağlıyordu. Orta Asya’da durum bundan farklı değildi. Hoca Ahmet Yesevi bir taraftan Orta Asya’ da durumu düzeltmeye çalışırken diğer taraftan yetiştirdiği yüzlerce Türkiye Mutasavvıflarını Anadolu’ya gönderiyor ve Anadolu’nun Müslümanlaşmasını sağlıyordu. 12. asırda başlayan bu İslamlaştırma hareketi gerek Selçuklu gerekse Osmanlı devletinin Anadolu’da yerleşmesi bakımından büyük kolaylık sağlamış bir çok yöre kılıçsız ve kalkansız birden İslam’ı kabul etmişlerdir. Bu konuda en büyük görevi tartışılmaz bir şekilde bir çok ilim adamımızın da belirttiği gibi kolonizatör Türkiye dervişleri üstlenmişlerdir. Anadolu’nun Müslümanlaşmasında daha Türkler Malazgirt savaşından önce Anadolu’ya ayak basmamışken ve Anadolu bir Rum diyarı iken Orta Asya’da bulunan Hoca Ahmet Yesevinin telkinleriyle burulara gelen ve burada aileleriyle yerleşen geldikleri yöreleri Müslümanlaştıran Alp-Erenler yani Türk dervişleridir.

2. YUNUS EMRE’NİN HAYATI VE YAŞADIĞI YER :
Anadolu Moğol istilasıyla ezilmiş, çökmüş bir vücut halinde idi. Kılıçla kargının son şakırtılarının şimşeklendiği bedbaht bir iklimde kuvvet son sözünün söylemiş gibi görünüyordu. Böyle bir beldede bir güneşin doğması bekleniyordu. Bu beldenin üç asırlık gerçek sahipleri bekleniyordu. Ve beklene gün gelmiş, Yeşildere vadisinin kenarında bulunan Aşıklar Öreni’nde yepyeni bir ses yepyeni bir soluk dünya’ya teşrif etmek üzere idi. Hoca Ahmet Yesevi’nin irşatları ve Anadolu’ya Alp erenler göndermesi ve buranın Müslümanlaştırılması faaliyetlerinin bir sonucu olarak Horasan’dan buraya göç eden Türkemen Dervişi olan İsmail Hacı’ya Allah bir torun daha nasip ediyordu. Yıl: H:638/M:1240. Ve nefesiyle, sözüyle tüm çağları aşacak olan bir çocuk dünyaya geliyordu. Bu ıssız vadide. Bu çocuk farklı mı idi ne? Anadolu’nun üstünü kaplayan o kapkaranlık bulutlar birden dağılmış ortaya yepyeni pırıl pırıl, berrak berrak bir gökyüzü çıkıvermişti.
“Ben yürürem yane yane. Aşk boyadı beni kane
Ne akılem ne divane, gel gör beni aşk neyledi.”
diyordu bu çocuk. “sevelim sevilelim bu dünyaya kalmaz” diyordu… Önemli olan sevmektir diyordu. Bu çocuk. Adını da yıllardır bir balığın karnında kalan ve sonra ortaya peygamber olarak çıkan Yunus Peygamber’den alıyordu. Adı Yunus idi. Yunus Emre… soyadı ise Sevgi, Dostluk ve Gönül idi..
Yunus Emre’nin dedesi İsmail Hacı Horasan’dan Anadolu’ya göç etmiş ve Karaman oğullarından halen Karaman’a 29 km. uzaklıkta bulunan eski yerde geniş bir arazi satın aldığını Başbakanlık arşivlerindeki Yavuz Sultan Selim İl yazıcı defterinden öğreniyoruz. Bulunan belgedeki isimler az değişikle halen günümüzde kullanmaktadır. Karaman oğulları beyliğini seçmelerinde onlarla olan akrabalık bağlarının bulunmasından kaynaklanmaktadır. İsmail Hacı topluluğu Horasan’dan gelip Larende’ nin 29 km doğusunda, şu anda Yeşildere Kasabası sınırları içerisinde bulunan vadiye yerleştikten sonra burada bir zaviye kurdu. Yunus Emre İsmail Hacının torunudur ve Karaman’da H:638/M:1240 yılında dünyaya gelmiştir. Doğum ve vefat tarihlerin tam olarak bilinmemekle birlikte bu tarihler tahmini olarak yazdığı kitap olan Risüaletünnushıyye’ den çıkarılmaktadır . Buradan şu sonuç ortaya çıkıyor. Yunus Emre’nin dedeleri bu bölgeye göç etmişler ve bu bölgede sürekli kalmak için geniş arazi satın almışlardır. Bu kadar geniş arazileri olan bir zatın Hacı Bektaşi kapısına gidip buğday istemesi biraz düşündürücüdür. Ki daha sonraları Yunus Emre bizzat kendisinin Karamanoğlu Mehmet Bey’den eski adı Yerce olan bir köyden arazi satın almıştır. Bu aldıkları arazilerde zaviyeler kurmuş olan Yunus Emre aynı zamanda buradan elde ettiği gelirlerle her gün yüzlerce muhtaca yardım etmiştir. Daha sonraları gerek kendi köyü olan Karye-i Yunus Emre’de gerekse Karaman’da kiriş haneleri ve vakıflar zaviyeler kurmaya devam etmiştir. Bu arada ortaya atılan ve kaynağı sadece birtakım menkıbelere dayanan ve ilmi hiçbir belgeye dayanmayan bir iddia vardı ki o da Yunus Emre’nin Hacı Bektaşi-ı Veliye buğday istemesi için gitmiş olma iddiasıdır. Bu iddia tamamen bin hurafedir ve asırlardır Anadolu’da yaygın olan efsanevari söylentilerden başkası değildir. Çünkü bu iddianın asılsız olduğunu tarih otoritelerinin hepsi kabul ediyor. Kaldı ki Yunus Emre zaten dönümlerce araziye sahip olan bir vadide yerleşmiş ve yanında işçileri ve dervişleri olan varlıklı bir şeyhtir. Yunus Emre Bektaşi değildir, şiirlerinde Bektaşilik ve Hacı Bektaşi-i Veliden de bahsetmemiştir. Demek oluyor ki her ne kadar Yunus Emre çeşitli İslam diyarlarını gezmiş ise bile bu onun oralarda bulunduğu veya mezarını oralarda olduğunun bir delili olamaz. Zaten Anadolu’da onlarca şeyhlik veya müridlik yapan Yunus Emre veya Yunus adında zatlar vardır. Şu anda tarihçilerin kesin gözüyle baktığı iki yer vardı. Bunlardan bincisi Eskişehir’de bulunan Sarıköy’de ki mezar diğeri ise Karaman’da bulunan Yunus Emre camisinin yanında buluna türbedir. Karaman’daki mezara türbe diyorum, çünkü diğer mezarın değil Yunus Emre büyük zatlarla hiç alakası yoktur. Cumhuriyetten sonra Sarıköy’de bir mezar açılmış ve içinden bir sürü cesetler çıkmış ve içlerinden en büyük kafa tasını alarak bu Yunus Emre’nindir denilerek onun için bir abide yaptırılmıştır. Bunun hiç ilmi dayanağı yoktur. Elde bulunan belgeler ise Yunus Emir Bey’ine ve Emrullah Yunus Sami tekkesine ait belgelerdir .Bu arada Konya Valiliğinden Yunus Emre’nin Karaman’da olduğuna dair pek çok rapor gelmesine rağmen bu durum kamuoyundan gizlenmiştir. Bütün bu olanlardan sonra anlaşılıyor ki YUNUS EMRE KARAMAN’LIDIR VE MEZARI KARAMAN’DA BULUNMAKTADIR. Zira Osmanlı devleti zamanında bile Yunus Emre’nin mezarının Karaman’da olduğuna dair belgeler ve deliller mevcut ve o zamanlar aksini söyleyen bir kimse yoktu. Çünkü herkes Yunus Emre’nin Karaman’da olduğunu biliyordu. Bu yüzdendir ki Osmanlı Devleti kayıtları Yunus Emre’nin hep Karaman’da olduğunu tasdik ederler. Sözde Sarıköy’de ki Yunus Emre mezarlığı sonradan yapılmış ve içine görgü şahitlerinin bile inanmadığı birtakım hileler karıştırılmıştır. Yunus Emre‘nine mezarı diye açılan mezarda bir sürü cesetleri görenler orada tutulan tutanağı bile imzalamamışlardır. Bu birtakım kimselerin sırf Yunus Emre’yi Eskişehirli yapmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Şurası da bir gerçek ki Sarıköy’deki yatan zatın ismi bile Yunus Emre değildir. Yunus Emir Beydir. Öte taraftan yine tarih araştırmacıları Yunus Emre’nin tahsilini Konya’da yaptığını ve kendisinden 35-40 yaş büyük olan Mevlana’dan ders aldığını belirtiyorlar. Bu durum ister istemez Yunus Emre’nin Karaman’da bulunduğunu kuvvetlendiriyor. Zaten Yunus Emre bu durumu şiirlerinde: “Mevlana hüdavendigar bize nazar kılalı, anın görklü nazarı gönlümüz aynasıdır….Mevlana meclisinde saz ile işret oldu, Arif maniye daldı, çok biledir ferişteh” diye belirtir. Ama bir kere Hacı Bektaşi Veliden bahsetmez. Osmanlı Devletinin aşağı yukarı her tarafını gezen ünlü Türk Seyyahı Evliya Çelebi 1648 yılında Karaman’a gelmiş camileri ve türbeleri gezmiştir.İşte Evliya Çelebi burada Yunus Emre’den de bahsetmiş ve şöyle demiştir:”Kirişçi Baba Camiinde, Yunus Emre hazretlerinin mezarı bulunmaktadır. vs.
Bu arada diğer bir belge var ki hayli ilgi çekicidir. Halen Başbakanlık arşivi 18304 numarada kayıtlı bulunan bu belge; özetle Yunus Emre’nin türbesinin aydınlatılması için ödenek ayrılması hakkında 1235 tarihinde yazılmıştır. Nihayetinde biz tarihçi olmadığımız için sonuç olarak derlediğimiz ve kaynağını da gösterebileceğimiz bilgileri aşağıda sunuyoruz:

a) Yunus Emre’nin ataları Horasan’dan gelmişler ve başlarında dedesi İsmail Hacı vardır.
b) Yunus Emre’nin Karamanlı olduğunu gösteren belgelerin hemen hepsi resmi ve sağlam belgelerdir. Bu belgeler Osmanlı Devleti zamanında sıkı bir şekilde korunmuş ve mühür ile mühürlenmiştir.
c) Yunus Emre’nin Karamanlı olduğuna dair ilk bilgiler diğerlerinin aksine Osmanlı Devleti belgelerinden gelmektedir. Ama Yunus Emre’nin başka yerlerde bulunduğuna dair hiçbir resmi ve sağlam kaynak yoktur. Bilakis Yunus Emre’nin Karamanlı olduğuna dair sağlam kaynaklar halen mevcuttur. Ve bizzat kendi ismi geçmektedir. Osmanlı Devletinde Yunus Emre’nin mezarını yeri olarak hep Karaman gösterilmiş ve bu türbenin giderleri için ödenek bile sağlanmıştır.
d) Başta Mevlana olmak üzere Yunus Emre ile defalarca görüşmüşler ve onun bir Türk olduğunu ona Türkmen Kocası demişler ve Karamanoğulları sarayında sözü geçen bir zattır.
e) Yunus Emre çevredeki bütün Türkmenlerin özellikle de Şehzadelerin de şeyhidir.
f) Aynı zamanda varlıklı bir şeyh olan Yunus Emre vakıflar ve zaviyeler kurarak bölgenin sosyal yönden kalkınmasın sağlamış ve diğer kolonizatör Türk dervişleri gibi Moğolların saldırıları karşısında milleti örgütlemişler ve onlara manevi destek olarak morallerini yüksek tutmuşlardır.
g) Belgelerde geçen yer ve köy isimleri halen mevcuttur. Ve hepsi Karaman’ın birer köyü veya kasabasıdır.
h) Bütün bunlardan tek bir sonuç çıkıyor: YUNUS EMRE KARAMAN’LIDIR VE MEZARI KARAMAN’DA BULUNMAKTADIR..

Yorum ekle 26 Ocak 2007

İlkçağ filozoflarında varlık anlayışı

THALES
Aristoteles’ den öğrenilenlere göre;Thales suyu,sıvı olanı,arkhé,yani her şeyin başı,kökü,ilkesi sayıyormuş. Onun felsefesinin özü bu imiş. Her şey sudan türer,yine suya döner. Düz bir tepsi gibi olan yer de su üstünde,sonsuz Okeanos’ da yüzer.
Thales’ in öğretisi,kolayca görülebildiği gibi,mythos ile büsbütün ilgisiz değil. Örneğin burada Okeanos sözü geçiyor. Yunan mitolojisinde Okeanos (okyanus) tanrılar ile insanların babasıdır. Sonra Thales suya “tanrısal” diyormuş. Bu da mythos’ un gücünü ayrıca göstermektedir. Bütün bu gözlemlerden o,suyun hem yapıcı,hem yıkıcı gücünü,denizin sonsuzluk ve tükenmezliğini,vb. çıkarmış olabilir. Ama bu gözlemlerle bir düşünce de temel oluyor:doğayı açıklamak için girişilen bu eski denemelere-soyut olarak dile getirilmiş olmasa bile-belli bir düşünce kılavuzluk etmektedir;bu da: “Hiç’ ten hiçbir şey meydana gelmez” düşüncesidir(Aristoteles,bunu haklı olarak belirtiyor). Bundan dolayı kendisi meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan bir varlığı her şeyin ilk nedeni olarak kabul etmek gerekiyordu. Meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan varlık da,kendi kendisiyle özdeş kalan,kalıcı olan bir ana maddedir,arkhé’ dir. Thales’ in göz önünde bulundurduğu da maddi bir varlık olan da su’ dur. Suya ana madde deniyor,her şey kendisinden oluştuğu için. Her şey sudan,bu ana maddeden çıktığı için de,ondan kurulmuştur. Bu arkhé kavramı göreceğiz,ancak Thales’ ten sonraki gelişmede yavaş,yavaş aydınlanacaktır.
Thales’ in kendisi yalnız arkhé sorunu üzerinde durmuştur. Miletli filozoflar doğayı açıklamalarına temel olarak canlı bir maddeyi almışlardır. Thales,bu anlayışında,canlı ile cansız arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırıp,bunları daha yüksek bir birlik içinde kavratacak bir kavramı ileri sürmeye kalkmıyor. Bu karşıtlık,onun için henüz bir sorun değil. Sözünü ettiği madde,onun için kendiliğinden canlıdır. Bu madde kendiliğinden değişebilir,türlü biçimlere girebilir,yaratıcı bir şey bu. Thales’ in “Her şey tanrılarla dolu” demiş olduğunu Aristoteles’ ten öğreniyoruz. Bu da şu demek:Her şey canlıdır,her şey,içinde tanrısal bir yaratıcı gücü taşıyan su ile doludur. Thales bir de mıknatıs ile elektriklendirilmiş kehribarın “ruh” taşıdığını söylermiş. Mıknatıs gibi etki olan her şey yaratıcıdır,canlıdır,ruhludur. Ancak sonraları birbirinden ayırt edilecek bu “canlı” ve “ruhlu” kavramları,ilkin özdeştirler ve başlangıçta ana maddenin değişme yeteneğini anlatmak,bundan çeşitli varlıkların nasıl meydana geldiğini açıklamak için kullanılmışlardır.

ANAXİMANDROS
Anaximandros da,Thales gibi,arkhé sorunu üzerinde durmuştur. O da var olanların kökeninin,ana maddenin ne olduğunu soruyor. Ona göre ilk-maddenin sonsuz,tükenmez olması gerekir,çünkü ilk-madde sonsuz yaratmasında sınırsız ve tükenmez olduğunu gösteriyor. Thales de yeri çevreleyen sonsuz ve sınırsız Okeanos’ ta ana maddeyi bulmuştu. Ama sonsuz kavramını ilkin açık olarak açıklayıp,bunu maddeye yükleyen Anaximandros olmuştur. Bu sonsuz ilk-maddeye o Apeiron(sınırı olmayan) adını vermiştir. Ancak,Anaximandros ana maddeye yalnız sonsuzluk niteliği yüklemekle kalmıyor,daha da ileri gidiyor:İlk-madde yalnız sonsuz değildir,sonsuz olandır da;çünkü ona,daha yakın olan başka bir belirlenim yüklenemez. Thales ilk-maddeyi su ile,demek ki belli,bilinen belli bir madde ile bir tutmuştu. Anaximandros’ a göre ise,bunu yapamayız,çünkü her belli,belirli şey sonlu ve sınırlıdır da,yani karşıtı ile sınırlanmıştır:Sıcak soğuk ile,sıvı olan katı olanla,vb. sınırlanmıştır. Her belirli olan,dolayısıyla sonlu ve sınırlı olan şey,meydana gelmiş olan bir şeydir-sıcak soğuktan,sıvı katıda-ve yeniden karşıtına döner. Böylece,birbirinin karşıtı olan şeylerden biri,öteki karşısında zaman,zaman ağır basar;bu da,bunların içinden çıktıkları sonsuz ana madde içinde yeniden arınmalarına kadar sürer.
Apeiron anlayışından Anaximandros çok özgün bir doğa görüşü geliştirmiştir:Apeiron’ dan önce sıcak ile soğuk olmuştur. Sıcak,başlangıçta soğuk ve karanlık olanı(biçimlenmekte olan yeri) bir alev küresi olarak bir kabuk gibi sarmıştı. Soğuk’ tan iki karşıt:katı ve sıvı doğmuştur. Sıvı’ dan ,yeri çevreleyen alev küresinin sıcaklığı yüzünden,buğular yükselip alev küresini halkalara,ateşle dolu olan hava tekerleklerine bölmüşlerdir. Bu tekerlekler de birtakım deliklerinden-güneş,ay-alevler saçarlar. Böylece hava (buğu) ile ateşin birleşmesinden gök meydana gelmiştir. Yer, Thales’ in düşündüğü gibi ,düz tepsi biçiminde değil,bir silindir,yuvarlak bir sütun biçimindedir ve boşlukta serbest olarak durur;gök de yerin etrafında döner. Yer,önce denizle kaplı idi, yeryüzünde ilk meydana gelen canlılar da,suda yaşayan,balık gibi yaratıklardı(Anaximandros ,deniz hayvanlarının fosillerini herhalde görmüş olacak). İnsan da,sonra, balığa benzeyen bu ilk canlılardan türemiştir;çünkü yardıma muhtaç bir çocukluk çağı geçirmek zorunda olan insanın,yeryüzünün bu ilk devirlerinde yaşamış olmasına olanak yoktur.

ANAXİMENES
Anaximenes de arkhé sorunu üzerinde durur;o da ,Anaximandros gibi ana maddenin,bu varlık temelinin birlikli ve sonsuz olması gerektiğini söyler. Ama bu sonsuz şeyi,o da,Thales gibi,belirli bir şeyle bir tutar:Ona göre ilk –madde hava’ dır. Hava,sonsuz bir hava denizi olarak evreni kuşatır ve yer de bu hava denizinde düz bir tepsi gibi yüzer. Düşünmede atılgan olma bakımından Anaximenes,Anaximandros’ a yetişemiyor. Soyut bir ilke olan Apeiron’ un yerine somut bir şeyi hava’ yı koymakla,doğa tasarımı da,Anaximandros’ un kine göre, bir gerileme sayılabilir-felsefe bakımından.
Yalnız Anaximenes’ in iki anlayışı var ki,felsefeye iki yeni görüş olarak girip yerleşmişlerdir:
1.Anaximenes, “bir hava(soluk)olan ruhumuz-psykhé-bizi nasıl ayakta tutuyorsa,bunun gibi,bütün evreni (kosmos) de soluk ve hava sarıp tutar,” diyor. Böylece,ruh kavramı felsefede ilk defa olarak ortaya çıkmış oluyor. Burada ruh,insanın canlı vücudunu ayakta tutan, daha doğrusu bir arada tutan,onu canlı kılan,onun cansız bir yığın olarak dağılmasını önleyen “şey”dir;burada ruh, yaşam diye,canlı vücudu cansızdan ayıran diye anlaşılıyor ve soluk ile bir tutulduğu için,maddi bir şey olarak düşünülüyor tabii. İmdi nasıl hava-soluk-olan ruh,insanın vücudunu cansız bir madde olarak dağılmaktan koruyorsa, bunun gibi hava da evrenin bütününü,onun düzenini ayakta tutar. Hava:canlı, canlandıran şey,etkin olan bir ilke. Onun bu canlılığı,etkinliği olmasaydı,evren, sadece,ölü,dağılan bir yığın olurdu;boyuna yeni biçimler alan ,kendini canlı olarak değiştiren yaratıcı bir varlık olamazdı.
2.Bütün nesnelerin kendisinden çıkmış olduğu madde,ana madde kavramının yavaş,yavaş belirdiğini yukarıda söylemiştik. Bu “madde”önce,Thales’ te olduğu gibi kendinden değişmekte olan bir canlı varlık gibi düşünülür ve bu arada cansız madde ile canlı arasında bir ayırma yapılmaz. Bu ayırma,ilk olarak, Anaximenes’ te belirmeye başlamıştır. O ana maddenin canlı olması gerektiğini düşünmekle, “madde” kavramının belirlenmesine doğru önemli bir adım atmış oluyordu. Thales ,suyu sadece cansız bir madde değil de,canlı gibi değişebilen bir varlık saydığı için, “bu ana maddeden nasıl oluyor da veya ne gibi bir süreçle nesnelerin çokluğu meydan gelebiliyor?”sorusunu sormak gereksemesini duymamıştı. Anaximenes’ te ise,bu soru artık ortaya konuluyor. Çünkü Anaximenes havayı,hayatın ve ruhun asıl maddesi saymakta,genel olarak madde kavramı da,kendisinde bir şeyler olan,bir şeyler geçen madde kavramı belirmiş, bununla da bu maddede olup bitenler üzerinde,maddedeki süreç üzerinde bir düşünceye yol açılmış oluyor. Gerçekten Anaximenes bu soru üzerinde durup düşünmüştür. Kendi kendisiyle aynı kalıp değişmeyen, bununla birlikte bir yığın kılığa giren ana maddedeki bu süreç,bu değişme nasıl oluyor? Anaximenes’ in öğrettiğine göre:Hava,yoğunlaşma ve gevşemesi ile çeşitli nesnelere dönüşür: genişlemesi ve gevşemesiyle ateş olur;yoğunlaşmasıyla rüzgarlar,bulutlar meydana gelir;bulutlardan su,sudan toprak,yüksek bir yoğunlaşma derecesinde de taşlar meydana gelir. Böylece,ateş,sıvı ve katı-maddenin bu üç ana biçimi-özü bakımından hep kendisiyle aynı kalan tek bir ana maddenin çeşitli yoğunlaşma ve gevşeme evrelerinden başka bir şey değildir. Bütün varolanlar bu ana maddeden kurulmuşlardır ve her şey onun bu anlatılan değişmeleri yüzünden oluşur.

HERAKLEİTOS
Herakleitos’ un da başlıca ilgisi,Miletliler gibi,varlık sorununa yönelmiştir. O da,öz varlığın bütün değişiklikler içinde birliğini yitirmeyen o gerçek varlığın,o ana maddenin(arkhé) ne olduğunu araştırır. Ona göre,evrenin temel maddesi ateş’ tir. Ateş,bütün varolanların ilk gerçek temelidir,bütün karşıtların birliğidir,içinde bütün karşıtların eridiği birliktir.
Varlık sorununa verilen bu yanıtta,Miletlilerinki ile,bir Anaximenes’ inkiyle karşılaştırılırsa,pek bir yenilik yok. Burada bir madde yerine başka bir madde,hava yerine ateş konmaktadır. Ancak,Herakleitos’ un bu savını kanıtlayışı yakından incelendikçe,onun düşüncesiyle Miletlilerinki arasında temelli bir ayrılık olduğu görülür. Miletli filozoflar ana maddeyi kalıcı,kendi kendisiyle özdeş bir şey,doğanın değişmeyen tözü sayıyorlardı. Onlar için bu kalıcı töz,doğada en telli,en önemli olandır,gerçek physis,asıl doğa budur,bu değişmeyip kalan şeydir. Buna karşılık Herakleitos,şunu belirtmekten usanmaz: Evren boyuna akan bir süreçtir,başı sonu olmayan bir değişmedir,hiç durmayan bu değişme içinde kalan,sürüp giden hiçbir yoktur. Pante rei-her şey akar:bu onun ana görüşü. İşte ateşin ilk-madde olduğu düşüncesine de Herakleitos buradan varıyor. Örneğin bir tahtayı yakıp kemiren alevin,tahtayı boyuna yakıp kemirir,onu boyuna duman ve buğdaya çevirir. Evren de böyle tükenmez canlı bir ateştir,sürekli bir yanma sürecidir. Daha doğrusu,dönümlü (periyodik) bir süreçtir bu. Bunda,sürekli olarak,bir “yokuş yukarı” çıkaran,bir de “yokuş aşağı” indiren yol vardır. Evren ateşten meydana gelmiştir ve burada olup bitenlerin sonundaki bir “Büyük Yıl” da yeniden ateş tarafından kemirilecektir-yeniden doğmak için. Bu,böylece,nöbetleşe,dönümlü olarak hiç tükenmeden sürüp gider.
Bu sürekli oluş içinde durucu,kalıcı bir şey bulduğumuzu sanırsak, Herakleitos’ a göre,bu,bir yanılmadır,bir aldanmadır. “Aynı ırmakta iki kez yıkanamayız. İkinci kez girdiğimizde bu ırmak büsbütün başka bir ırmaktır artık. Bu arada akıp giden sular onu başka bir ırmak yapmışlardır.” Karşımızda “aynı şey” in bulunduğunu sandığımız her yerde durum böyledir. Kalıcı şeyler varmış sanısına kapılmamız,değişmenin kuralsız değil de,belli bir düzene,belli bir ölçü ve yasaya göre olması yüzündendir. Bu ölçüye,bu yasaya Herakleitos logos diyor. Evrende egemen olan yasadır,düzen akıldır(logos).
Evren bize,bir yandan sürüp giden bir devinme,öbür yandan da karşıt şeylerin sonu gelmez bir savaşı olarak görünür. Bu karşıtlar ile bunların arasındaki savaş olmasaydı,evrende nesneler de olmazdı. Çünkü nesneler, dönümlü ilerleyen bir yanma sürecinin evreleridir,savaşa egemen olan yasanın karşıtları uzlaştırılmasından meydana gelmiş olan uyumlardır,birliklerdir. Dolayısıyla, “savaş her şeyin babasıdır”;savaşı kaldırırsak dünyadaki bütün şeyler de ortadan kalkar.
Durup kalan bir varlığın olmadığı,sadece bir oluşan olduğu,her nesnenin sürekli bir değişme içinde bulunduğu ve bu arada karşıtlarını içine aldığı öğretisinden,bir obje için salt doğru bir yargının olmayacağı mantıksal sonucu çıkarılabilir;nitekim Sofistler bu sonucu çıkarıp şüpheciliğe varmışlardır. Herakleitos’ un kendisi hiçbir yerde bu sonucu çıkarmamıştır.

XENOPHANES
Öğretici nitelikteki koşuğundan kalan parçalarından Xenophanes’ in,halk dininin tanrıları insan gibi tasarlamasıyla savaştığını görüyoruz. Bu,onun gördüğü başlıca iş. Tanrıların bu insanlaştırılması-anthropomorphism- Homeros ile Hesiodos’ ta yüksek edebi bir biçim de kazanmıştı ve bunların Yunan eğitiminde çok önemli bir yerleri vardır. Xenophanes şöyle diyor: “Homeros ile Hesiodos,ölümlüler(insanlar)arasında suç sayılan,utanılan bütün şeyleri tanrılara da yüklemişlerdir. Tanrılar hırsızlık ederler,yalan söylerler,eşlerini aldatırlar. Sonra:ölümler sanıyorlar ki,tanrılar da kendileri gibi doğmuşlardır,kendileri gibi giyinirler,kendilerinin biçimindedirler. Nitekim Habeşler tanrılarını kendileri gibi kara ve yassı burunlu; Trakyalılar sarışın ve mavi gözlü diye düşünürler. Böyle olunca,atların,aslanların elleri olup da resim yapabilselerdi,atlar tanrılarını at gibi,aslanlar da aslan gibi çizeceklerdi. Oysa,tanrılar ne aslan biçimindedirler, ne zenci gibidirler,ne de Yunan heykellerinde olduğu gibi insan kılığındadırlar”. Halk dininin tanrıları insan biçiminde tasarlanmasına karşı, Xenophanes kendi tanrı tasarımını koyar. Bu arınmış bir tanrıdır . Ona göre: “Bir Tanrı vardır;bu, tanrılar ve insanların en ulusudur;ne biçimi ,ne de düşünmesi bakımından ölümlülere benzer;bu tek Tanrı baştan aşağı işitmedir,baştan aşağı düşünmedir, her şeyi düşünceleri ile hiç zahmetsiz yönetir”.

PARMENİDES
“Doğru (aletheia) ve sanı (doksa) üzerine” bir araştırma olan yapıtının başında,Güneş kızları,filozofu her şeyi bilen Tanrıçaya götürmektedirler;Tanrıça ona bilgeliği,yaşamanın o biricik doğru yolunu öğretecektir. Filozof,ondan iki şey öğrenip ölümlülere bildirecek:Tam ve son doğru ile içlerinde gerçekten inanılabilecek hiçbir şey bulunmayan insanların sanılarını. Öğretici (didaktik) ve manzum olan yapıt da,buna göre,iki bölüme ayrılır: “Doğru’ ya giden yol” ile “sanılara götüren yol”.
Birinci bölümde,biricik doğru olan “Bir Varlık” incelenir. Bu mantıklaştırılmış bir metafizik. Bir Varlık’ ın dışındaki her şey bir yanılmadır, bir aldanmadır. İkinci bölümde kosmoloji ele alınır. Miletlilerinki gibi olan bir doğa felsefesi bu. Burada,meselâ,gelip geçici şeylerin dünyasının (doğa=physis) iki etkenin birlikte çalışmasından meydana geldiğini söyleniyor:Hafif ve aydınlık olan ateş ile ağır ve karanlık olan gece’ den. Bu dünyanın bilgisi ikinci derecededir,çünkü gerçek olmayan bir dünyanın bilgisidir bu.
Birinci bölümde,şu sonuca varılır:Bir varlık vardır-Esti gar einai-Parmenides buna,kısaca,Bir,Bir olan da der. Bir birliktir o,kendi içine kapalıdır, doğmamıştır,yok olmayacaktır,değişmez,bölünmez,yoğunlaşmaz,seyrekleşmez. Bunun karşıtı olan her görüş,varolmayanı var diye göstermek zorunda kalır,bu da olamaz. Çünkü Varolan meydana gelmiş bir şey olsaydı,varolmayan bir şeyden doğmuş olması gerekirdi,böylece varolmayan gerçekten varolmuş olacaktır. Yok olsaydı,yerine varolmayan geçecektir. Değişme,hiç olmazsa belli bir yönüyle,bir meydana gelme ile bir yok olmadır. Bölünebilir olsaydı Varlık, bölümlerinin arasına bir varolmayan girerdi. Yoğunlaşma ile seyrekleşmede de böyledir:yoğunlaşma ile seyrekleşme,bir maddenin az ya da çok bir bölümünün bir araya birikmesi demektir. İmdi bilginin amacı ve ödevi:varolanı düşünmektir ;yanılması da:Varolanın içinde varolmayanı düşünmeye,bunu varsaymaya kalkışmasıdır. “Yalnız Varolan vardır ve nacak bu düşünebilir: Varolmayan yoktur ve düşünülemez de.” Bu,Parmenides ’in ana- önermesidir. Varolmayan derken de Parmenides,belli bir şeyi,az çok açık olarak göz önünde bulundurmaktadır:Boş uzayı. Bir de şunu belirtelim:Parmenides’ in Bir Olanı, kendisinden önceki filozoflarda olduğu gibi, cisimsel nitelikte bir şeydir. Bunu Parmenides, kendi içine kapalı,birliği olan “küre biçiminde” diye düşünür.
Şimdiye kadar ki filozofların doğa açıklamaları hep deney ve düşünmeye, başka bir deyişle,bir takım deneylerin düşünme ile işlenmesine dayanıyordu. Parmenides’ te ilk olarak,ilk olarak deney bir yana bırakılıyor,salt düşünme ile-Varlık üzerinde yalnız düşünmekle-Varolanın nitelikleri üretilmeye çalışılıyor. Varlık’ ın özü gereği,meydana gelmemiş,değişmez,bölünmez olduğu sonucuna bu yolla varılıyor. Bu arada, Anaximandros,ana maddenin öncesiz, sonsuz- Apeiron-olduğunu söylemekte,Elealılara biraz olsun öncülük etmiştir denilebilir.
Deneyin bir yana bırakılması,Varolanın bilgisinin salt düşünceden,salt akıldan çıkarılmak istenmesi,deney ile bir çekişmeye vardırmıştır ;çünkü deney hareket eden,değişen meydana gelip yok olan şeylerin renkli bir çoğunluğunu karşımıza çıkarır. Parmenides ise boyuna değişen çokluk karşısında,bunun tam karşıtı olan bir şeyi, kendi içine kapalı,hep olduğu gibi kalan bir birliği koyar. Ama Parmenides’ e göre o çokluk bir aldanma,bir yanılmadır.-Durmadan değişmeyi,dolayısıyla çokluğu asıl gerçek sayan Herakleitos ile tam bir karşılık var burada-Bu çokluğu bize gösteren de duyulardır, onun için duyular bizi yanıltırlar;duyu algıları bilginin yanlış kaynağıdır. O tek ve gerçek Varolanı kavratan ise düşünmedir;dolayısıyla da bilginin doğru yoluna düşünme ile girilir.

ELEALI ZENON
Zenon,Parmenides’ in Bir Olan’ ın biricik gerçek varlık olduğu öğretisini, çokluğu ve hareketi varsaymanın düşünülemeyeceğini,böyle bir düşüncenin çelişmelere sürükleyeceğini göstermeye çalışmakla desteklemiştir. Bunu da o,çokluğa ve harekete karşı ileri sürdüğü pek ün salmış olan kanıtlarıyla yapmıştır. Bu kanıtlarda,sonsuz bölünebilen bir uzay ve zamanı kabul etmenin,bizi nasıl yığın güçlükle karşılaştırdığı göstermek istenilir.
Çokluğun olamayacağını gösteren kanıtlardan birine göre:nesneler bir çokluk iseler,hem sonsuz küçük,hem de sonsuz büyüktürler. Çünkü varolanı böler de,bu böldüğümüz parçaların artık bölünemez parçalar olduğunu düşünürsek,bunlar büyüklüğü olmayan bir hiç olurlar;bir araya getirirsek bunları,yine olumlu bir büyüklük elde edemeyiz;büyüklüğü olmayan bir şeyin kendisine eklenmesiyle hiçbir şey,büyüklük bakımından bir şey kazandırmaz. Bu parçaları uzamlı-uzayda yer kaplıyorlar-diye düşünürsek,çoğun bir araya gelmesiyle sonsuz bir büyüklük meydana gelecektir. İkinci bir kanıta göre:Nesneler çok iseler,sayıca hem sonlu,hem de sonsuz olurlar. Sayıca sonludurlar,çünkü ne kadar iseler o kadar olacaklardır,daha çok ya da daha az olamayacaklardır. Sayıca sonsuzdurlar da nesneler,çünkü boyuna birbirlerini sınırlarlar,böylece de kendilerini başka nesnelerden ayırırlar;bu başka nesnelerin kendileri de yine yakınlarındaki nesnelerle sınırlanırlar ve bu böyle sürüp gider. Üçüncü bir kanıtta Zenon “her şey uzaydadır” deyince uzayın da bir uzay içinde bulunması,uzayın içinde bulunduğu bu uzayın da yine bir uzayda bulunması gerekir diyor;bu da böylece sonsuzluğa kadar gider.
Hareketin gerçekliğine karşı Zenon’ un ileri sürmüş olduğu kanıtları Aristoteles’ ten öğreniyoruz. Bunların arasında en çok bilineni,Akhilleus ile kaplumbağa arasındaki yarış kanıtıdır. Bu yarışta,kendisinden biraz önce yola çıkan kaplumbağaya Akhilleus hiçbir zaman yetişemeyecektir,çünkü başlangıçtaki kaplumbağa ile kendi arasındaki mesafeyi koşmak için geçen zaman içinde kaplumbağa,az da olsa biraz ilerlemiş olacaktır. Akhilleus’ un bir de bu aralığı koşması gerekecektir,ama bu arada kaplumbağa,pek az da olsa,yine biraz ilerlemiştir;bu böyle sonsuzluğa kadar gider. Bu kanıtın özünü bir başka kanıtta daha iyi görebiliyoruz: “Bir koşu pistinin sonuna hiçbir zaman ulaşamazsın”,çünkü pistin önce yarısını,bu yarısının da ama yine yarısını,bu yarısının da yine yarısını geride bırakmak zorundasın,bu da böyle sonsuzluğa kadar gider. Sonlu bir zaman içinde sonsuz sayıdaki uzay aralıkları nasıl geçilebilir? Bir başka kanıt: “Uçan ok durmaktadır”,çünkü bu ok her anda belli bir noktada bulunacaktır;belli bir noktada bulunmak demek de durmak demektir;ama hareketinin her anında duruyorsa,ok,yolunun bütününde de durmaktadır. Şu son kanıt da hareketin göreliğine-rölatifliğine-dayanmaktadır: Belli bir noktalar dizisi,biri durmakta olan,öteki de ters doğrultuda ilerleyen iki dizinin yanından geçerse,aynı zaman içinde hem büyük,hem de küçük bir mesafeyi geçmiş olacaktır,yani bu dizinin aynı zaman içinde çeşitli hızları olacaktır,hareketin duran ya da ters doğrultuda ilerleyen dizi ile ölçüştürdüğümüze göre.
Zenon’ un keskin antinomia’ ları,tabii,yalnız şunu göstermek için:Varolanı bir çokluk ve hareket düşünürsek çelişmelere düşeriz,öyle ise Varolan ancak “bir” ve hareketsiz olabilir.

PYTHAGORAS
Pythagorasçılar aslında bir din topluluğu ama,başlangıçtan beri bilim ve sanat ile de yakında ilgilenmişler,bu arada matematik ve musiki ile çok uğraşmışlardır. Matematik ile musiki arasında bir bağlantı da kurmuşlar. Pythagoras’ ın kendisi,ses perdesi ile uzunluğu arasında bir ilişkinin olduğunu bulmuş.
Matematik ile böylesine yakından uğraşan Pythagorasçılar,sayılardan edindikleri bilgileri genelleştirerek sayıları bütün varlığın ilkeleri (arkhé) yapmışlardır. Musikideki uyum (harmonia) yasalarının sayılarla anlatılabileceğini gördüklerinden ve bütün olayların sayılara tabii bir yakınlığı olduğunu anladıklarından sayı öğelerinin bütün varlıkların da öğesi olduğu düşüncesine varmışlardır. Onlara göre,nesnelerin özü,gerçeği,varlığın ana maddesi sayıdır. Kendilerinden önce ana madde olarak hep maddi bir şey;su, hava ya da ateş ileri sürülmüştü. İlk bakışta Pythagorasçılar ın sayısı ile,maddi olamayan bir şeyin varlıkların ilk nedeni,evrenin temeli yapılmakta olduğu sanılabilir. Ancak,ilk Pythagorasçılar sayının ideal yapısını henüz bilemezler, onlar da sayıyı cisimsel bir şey diye tasarlarlar.
Yunan felsefesinin hemen başlangıçlarında varlık üzerine birbirine tam karşıt olan iki anlayış belirtilmiştir. Bir yandan da Parmenides varlığı hiç değişmeyen,duran bir birlik diye anlıyordu. Öbür yandan da Herakleitos için varlığın ana özelliği,asıl gerçeği hiç durmayan bir değişme olmasıdır.

EMPEDOKLES
Doğa bilgisinin gelişmesinde çok önemli bir yeri olan öğe(element) kavramını ilk ortaya koyan Empedokles olmuştur denilebilir. Öğe,burada,kendi içinde bir cinsten,niteliği bakımından değişmeyen,artık bölünemeyen,yalnız çeşitli hareket durumlarına geçebilen madde demektir. Bu anlayışla da, Parmenides’ in “Varlık” kavramı işe yarar bir hale getirilmiş oluyordu. Bu öğeler de,Empedokles’ e göre dört tane imişler:Toprak,su,ateş,hava. Bunlara dördüncü öğe olarak toprağı eklemekle Empedokles,ta günümüze kadar-hiç olmazsa belli bir anlayışta-yaşayacak olan “dört öğe öğretisi” ni kurmuştur.
Empedokles’ e göre,bu dört öğe,evren yapısının ancak gereçleridir. Evren bu gereçlerden kurulmuştur. Dört öğenin kendileri,tıpkı Parmenides’ in “varlık”ı gibi,değişmez tözler olduklarından,bunların kendisinde bir hareket nedeni bulunamaz;yani bunlar kendiliklerinden birbirleriyle karışamazlar,kendiliğinden bu karışmayı bozarlar. Onun için doğa açıklamasında,bu dört öğenin yanı sıra bir de hareketin bir nedeni ,hareket ettirici bir güç te gerek. Empedokles’ e göre,dört ana öğeyi birbiriyle karıştıran,bunların karışımlarını yeniden çözen neden de sevgi ile nefrettir. Empedokles’ in bu anlayışında,madde ile kuvvet (oluşu sağlayan neden),ilk olarak,iki ayrı ilke olmuşlardır.

ANAXAGORAS
Anaxagoras’ a göre,duyu verileri araştırmalarımıza çıkış noktası olarak alınmalıdır-duyuların bilgi değeri sınırlı bile olsa. Ona göre,kesin anlamında bir meydana gelme ile yok olma yoktur. Görünürdeki oluşma ile yok olma, gerçekten varolan öz’ lerin (khremata),tohum’ ların (spermata) birleşmesi ve dağılmasından başka bir şey değildir. Deney dünyasında nitelik bakımından ne kadar çeşitlilik varsa, nitelikçe birbirinden ayrılan o kadar sperma(ana madde) vardır. Duyularımızla kavradığımız nesnelerde sperma’ ların hepsinden var ve nesneler kendilerine ağır basan sperma çeşidine göre adlandırılırlar. Nesnelerin nitelikçe değişmesi demek de;bileşimlerine yeni sperma’ ların girmesi ya da bir takım sperma’ ların bu bileşimden ayrılarak belli bir sperma’ ın üstünlük kazanmasıdır.

DEMOKRİTOS
Ona göre de “Varolan”,meydana gelmemiştir,yok olmayacaktır,değişmezdir, hep kendi kendisiyle aynı kalır. Ama “varolan” ın dışında bir de “varolmayan”, yani “boşluk” da uzay da vardır. Uzay yüzünden “varolan”,kendileri artık bölünemeyen,görülemeyen kılıklara (ideai) ayrılır. Bunlara Demokritos atom (bölünemeyen) adını verir. Yine boş uzay yüzünden atomlar hareket olanağı da kazanırlar. Atomlar yapıca birdirler,hepsi cisimseldir,birbirlerinden yalnız biçimleri,boşluk içindeki yerleri ve düzenlenişleri,büyüklükleri,ağırlık ve hafiflikleri(ağılık ve hafiflik de yine büyüklükle ilgili) bakımından ayrılırlar. Atomların olabilen biricik değişiklik harekettir,yani yer değiştirmedir. Atomların birbirlerinden ayrılmaları,sadece nicelik bakımındandır,sadece büyüklük,küçüklük,yer,düzence vb. ayrılıklarıdır. Onun için Demokritos atomlarda (bu gerçek varlıklarda) renk,ses,sıcaklık,soğukluk vb. niteliklerin bulunmadığını söyler. Renkleri görmemiz,sesleri işitmemiz,sıcaklığı duyumlamamız,tatlıyı,acıyı tatmamız,ancak duyu yanılmasıdır,bir “karanlık” bilgidir. Duyular,asıl gerçeği,yani artık bölünmeyen son parçalarını(atomları) bilebilecek kadar keskin değildirler. Duyu bilgisi nesnelerin iç dokusunu,gerçek yapılarını göremez,bunu ancak düşünen akıl kavrayabilir. Ama bunu söylemekle Demokritos,henüz düşünme ile algı,düşünülen dünya ile algılanan dünya arasında ilkece bir ayrılık yapmıyor;bu ikisini birbirinden ayıran yalnız,keskinlik ve kesinlik dereceleridir.
Atomlar baştan beri kendilerinden hareket ederler. Kimisinin hareketi yavaş,kimisininki hızlıdır;bu da onların ağırlıkları ile ilgilidir. Boşlukta çeşitli hızlarda hareket eden atomlar uzayın büyükçe bir yerinde karşılaşınca burada bir yığılma olmuş,atomların birbirlerine çarpmalarından bir çevrinti doğmuş,bu çevrintide atomlar elenmiş:Kaba ve ağır hareketli atomlar ortada toparlanıp toprağı meydana getirmişler;hareketleri hızlı olan ince atomlar ise yukarıya itilip suyu,havayı ve ateşi oluşturmuşlardır. Anaxagoras gibi Demokritos için de ay, güneş ve yıldızlar çevrinti yüzünden boşluğa fırlayıp tutuşmuş olan taş yığınlarıdır.
Demokritos “gerçek,atomlar ve atomların hareketleridir” öğretisini ruhu açıklamada da kullanılır. Örneğin,algı ile düşünme,bu iki ruh olayı ona göre vücudumuzdaki atomların en incesi,en hafifi ve en düzü olan ateş atomlarının (bunlar vücudu sıcak tutarlar,hareketli,dolayısıyla canlı kılarlar) bir hareketidir. Bu da açıkça materyalist bir anlayıştır. Demokritos’ tan önceki filozoflar da “varolanı”, bu arada ruhu da,cisimsel saymakla materyalisttirler,ama Demokritos’ un ki çok bilinçli bir materyalizm.

PLATON
Platon’ un metafizik görüşü,onun şimdiye kadar ki felsefesinde gerek biçim, gerek içerik bakımından esaslı değişiklere yol açmıştır. Felsefesinde şimdi idea öğretisi önemli bir yer aldığından,artık Platon erdem bilgisi için zorunlu bir temel olan “ruhun ölmezliği”düşüncesini bundan böyle geleneğin öğrettiği gibi- mythos şeklinde- bırakamazdı,bunu temellendirmeyi denemesi de gerekiyordu. Ruhun bundan önceki varlıklarında bu dünyada ve Hades’ te bulunmuş olduğu düşüncesi de yetişmezdi;şimdi ruhun idealar dünyasına geçirilmesi,kökünün burada olduğunun belirtilmesi de gerekliydi. Ruh,Platon’ a göre,aslında idealar bulunuyordu,buradan sonra yeryüzüne inmiştir. Bundan dolayı da,ruhun iyiliği ile kötülüğünün kökünü dışarıda değil de,ruhun kendisinde,kendi içinde aramalıdır. Ruhu Platon üç kısma bölüyor:Ruhun idealara yönelmiş olan,güdücü akıllı bir kısmı(logistikon) ile iki tane de isteyen,duyusal yönü vardır. Bu sonunculardan bir tanesi akla uyarak soylu,güçlü,istençli eyleme,öteki de akla karşı gelerek bayağı,maddi duyusal isteklere,iştaha götürür. Bu düşüncesini Platon, Phaidros dialoğunda ,biri beyaz öteki yağız iki atın çektiği bir arabayı kullanan bir sürücü simgesi ile canlandırmıştır. Burada sürücünün kendisi,arabayı güden olarak aklı karşılar;beyaz at soylu isteğe,yağız at da maddi isteğe karşılıktır. İşte ruhun yağız kötü atla simgelenen yönü,arabayı hep aşağılara sürüklemek istediği için, Tanrısal dünyada ruhu ideaları görmekten alıkoymuş,onun yeryüzüne düşerek bir vücutla birleşmesine,böylece ruhla bedenden kurulmuş insanın meydana gelmesine yol açmıştır.
Duyulur dünyadaki nesneler,nasıl oluyor da duyulur üstü bir dünya ile, buradaki “idea”denilen gerçek varlıklarla(ontos on)bir bağlantı kurabiliyorlar? Bu bağlantıyı Platon,önce, “pay alma,” “katılma”(methexis)ya da “bulunma”(parousia)kavramlarıyla açıklamıştı. Nesneler bakımından görüldükte bu bağlantı bir pay alma,bir katılmadır. İdea,birliği olan,kendi kendisiyle hep aynı kalan şeydir. Buna karşılık,meydana gelen,boyuna değişip yok olan nesneler idealardan ancak pay alırlar ve ancak ideaya,bu gerçek varlığa katılmaları , bundan pay almaları yüzünden belli bir şey olurlar. İdealar bakımından görüldükte ise,bağlantı “bulunma”dır:İdea tek nesneye girer,onda bulunmasıyla nesneye varlığını,niteliklerini,ölçü ve orantılarını kazandırır:Buna göre , duyusal nesnelerdeki değişiklikler ideaların gelip-gitmesinden ileri gelir. Bu gelip-gitmesinde idea tek nesnede bazen bulunur , bazen de onu bırakır ,
Bağlantı sorununda başlangıçta durum bu idi. Şimdi doğa sorunu ile karşılaşıp da idea öğretisinde değişiklik yapınca , Platon bu görünüşünü de bırakmıştır: İdealar artık nesnelerin ilk örnekleridir(paradeigmata). Nous (Evrensel Akıl) ya da Tanrı bu örneklere bakarak yeryüzündeki nesneleri yaratmıştır. Şimdi “pay alma” ve “bulunma” yerine yanılsama(mime sis) geçmiştir: İdealar ilk örneklerdir(paradeigmata) ; yeryüzündeki oluş içinde bulunan nesneler,duyusal varlıklar da bunların yansıları,kopyaları,resimleridir. Cisimler dünyasının gerçeklik derecesi , idealar dünyasındakinden azdır ; çünkü biri asıl , öteki de bunun kopyasıdır.

ARİSTOTELES
Aristoteles mantığının kökleri Platon’ un idea öğretisindendir. Platon gibi Aristoteles için de,gerçek varlık(ontos on) tümeldir ve tümelin bilgisi de kavramdır. Buraya kadar tam bir Platon’ cu olan Aristoteles,bundan sonra hocasından ayrılır: Ona göre Platon,idealarla fenomenler,tümel ile tekil arasında inandırıcı bir bağlantı kuramamıştır. Bu bağlantıyı kurmak için yaptığı bütün denemelere rağmen,idealar dünyası fenomenler dünyasından ayrı,başka bir dünya olarak kalmıştır. İdea öğretisi öz ile görünüşü,varlık ile oluşu birbirinden koparıp ayırmıştır. Platon’ un birbirinden ayırdığı bu iki dünyayı-birisi algılanan ,öteki düşünce ile kavranan-kendi gerçek kavramında yeniden birleştirmek Aristoteles’ in başlıca problemi olacaktır:İdea ile fenomen arasında öyle bir bağlantı kurulmalı ki,bu bağlantı bize algılananı kavramsal bilgi ile açıklayabilmeyi sağlasın. Bu bağlantıyı da Aristoteles şöyle kuruyor:Ona göre idealar,tek tek nesnelerin özüdür;bunların varlıklarının varoluşlarının nedenidir; bunun böyle olduğunu göstermek de felsefenin ana ödevidir. Platon’ da iki ayrı dünya vardı:İdealar dünyası(asıl gerçek olan dünya;duran,kendi kendisiyle hep aynı kalan dünya),bir de duyu dünyası(meydana gelip yok olan nesnelerin,boyuna değişen şeylerin dünyası). Aristoteles için ise idealar dünyası duyular dünyasının içindedir.
Aristoteles,metafiziğinde Yunan felsefesinin bir ana-sorununu “görünüşlerin-fenomenlerin-değişken çokluğu arkasında birliği olan,kalan bir varlık olmalıdır” problemini,sözü geçen sorgulayıcı düşüncesiyle ele almış ve onu gelişme kavramıyla çözmüştür. Kendisine en yakın dönemde Demokritos ile Platon “gerçek varlık” kavramını belirlemeye çalışmışlardı: Demokritos’ a göre “gerçek varlık” atomlar ve bunların hareketidir;Platon’ a göre ise,fenomenlerin “nedeni” olarak idealardır. Ama Platon,idealar ile fenomenleri birbirinden kesin sınırla ayırmıştı. Aristoteles için ise “gerçek varlık”, fenomenlerin içinde gelişen özdür (ousia,essentia). Bu anlayış ile Aristoteles,artık fenomenlerden ayrı, ikinci üstün bir dünya kabul etmez;nesnelerin kavram halinde bilinen varlığı,fenomenlerin