Varlık ve mutlak us
26 Ocak 2007
Hegel için varlık sorunu aslında bir gerçeklik sorunudur. Ona göre, gerçeklik Mutlak Tindir, bu tin hem us, hem zeka hem de ruh anlamında kullanılır ve gerçeklik kendisini tarih boyunca açar, ortaya koyar. Filozof, Tinin insan ruhu için mi, yoksa, Tanrı gibi, insan dışı bir varlık için mi kullandığı konusuna bir açıklık getirmez. Bu Tin, varlığın aynısıdır ve onun kendisidir, evrenseldir. Evren Tin (Weltgeist) bakımından, ki bu herhangi belirli bir insanda tekillenemez, her bir bireysel insanın rasyonel aktivitesi Mutlakın bir fazıdır, devinim ve döngüden bağımsız kabul edilemeyen bir açılmadır aslında Mutlakın varoluşu. Hegel ussal olan gerçektir, ve her gerçek de ussaldır yorumunu aslında bu açılımın özeti olarak sunar. Tikel akıllar üzerine açılımda bulunan, ve aslında bu tikel akılların uzam ve zaman ötesi toplamı olan Evrensel Us, bu devinim ve döngüsünü tez, antitez ve sentez olarak sonsuz bir varoluşta sürdürür. Bu varoluş, gerçeğin ussal olan olduğu açıklaması ile değerlendirildiğinde, gerçeğin kimliği olarak önümüze çıkar. Çünkü gerçeklik ussaldır, usun işlevselliği ile uyum içindedir. Düşüncenin doğasını anlamak, aslında gerçekliğin doğasını anlamaktır. Doğa kendi halinde ussal olarak düşünülebilir, çünkü doğa aslında Evrensel Usun diyalektik bir açılımıdır (manifestation). Dolayısı ile Hegelin varlık savlarında düşünce, gerçeklikle yaşamsal bağa sahip olması dolayısıyla en ön plandadır.
Varlıkla Usun dolayımsız bağlantısı bize, Usun kendisini, varlığın kapsamlı bir içeriği olan insanda ve insanın edimlerinde açması ve belirtmesi gereğini ortaya koyar. Varlığı deneyimsel boyutu olan insan edimlerinden olan her şey, mesela sanat, yaratıcı Tinin duyumsal bir anlatımıdır. Bir felsefeci, örneğin, sanatla uğraşırken bunu gerçekliğin bir temsili (representation) olarak anlayabilir, aynı şekilde felsefeci dinle uğraşabilir, ve bunu Usun en yüksek ussal olmayan açılımı ve belirmesi olarak kavrar. Hristiyanlıkta, ki bu dinsel anlatımın en yüksek evrimi olarak görülür, Tanrının İsa suretinde yaşamda bulunması, sonsuz gerçekliğin, Evrensel Usun kendini sonluda belirgin kılmasıdır aslında. Felsefede Us, ussal olarak gösterilir. Felsefenin yöntem ve kavramlarını kullanarak bir filozof Usu, kendisi olduğu şekilde bilebilir. Felsefe tarihi böylece Usun gelişimini ortaya döker. Yani bu anlamda felsefe tarihi, Usun kendini gerçeklemesidir. Filozof ne kadar tarihsel persfpektifini ayarlarsa, sistemi ve sistemde Usun kendini kapsayışını görmesi o derece büyük ve zengin olacaktır.
Aslında Hegelin varlık felsefesinde en kritik noktalardan biri doğruluk varlık ilişkisidir. Doğru olan her şey, yani her bir doğru entite yahut Doğru (das Wahre), gerçek bir entitedir. Bu, onun Varlığın kendisi olduğu anlamına gelir, bu anlam da Logos aracılığyla tam ve doğru olarak açılıma sahip olmuştur. . Hegelin Begriff olarak adlandırdığı kavram, varlığa bağlı bulunan soyut bir kaynak değil, kavramsal olarak anlaşılabilen bir gerçekliktir. Doğru ve Kavram, Hegelin de dediği gibi, Logisch-Reelles ile kastedilen aynı zamanda hem kavramsal hem de gerçek olan, gerçekleşmiş bir kavram ya da algılanan bir gerçekliktir. Şimdi, doğru olması öngörülen mantıksal Varlığı var olduğu halde açımlar ve tanımlar, ona hiçbir şey eklemez, ondan hiçbir şey eksiltmez, hiçbir şekilde onu değişime uğratmaz. O zaman düşüncenin yapısallığı, Varlığın açılımı ile belirlenir diyebiliriz. Bundan şu sonuç çıkar: mantıksal düşüncenin üç basamaklı yani diyalektik olmasının sebebi, geniş anlamda, Varlığın kendisinin diyalektik olması nedeniyledir. Düşünce ancak ve ancak Varlığın diyalektiğini, Var olduğu şekilde ortaya çıkardığı sürece diyalektiktir.
Katışımsız bir incelemede, saf ve basit Varlığın (Sein) üçlü veya diyalektik bir yapıya sahip olduğunu söyleyemeyiz; ancak Mantıksal olan gerçek olan, asıl Kavram ve Doğru yani Konuşma veya Düşünce ile ortaya çıkan Varlığın diyalektik olduğu söylenebilir. Böylece Katışıksız olan Varlık diyalektik olmaktan uzak kalır. Yani, Varlık ancak ve ancak Düşünceye indirgendiğinde diyalektik özelliğe bürünür ve Düşünce Varlığa diyalektik bir yüklem yükler. Aslında bu formülasyonun tam tersinin de bazen doğru olduğu ve bu savı çürüttüğü Hegel felsefesinde rastlanan bir şeydir, yani Düşünce Varlığı açığa vurur, Varlığın içinde, ve aynı zamanda Varlığa ait bir Düşünce vardır, bunun tek nedeni de Varlığın kendinsin diyalektik olmasındandır. Var olan Varlığın gerçek diyalektiği, Gerçeğin ve Varlığın Konuşma ve Düşünme aracılığıyla açılımıdır. Buna bağlı olarak Konuşma ve Düşünme de, Varlık ve Gerçekliğin diyalektiğini açığa vurduğu ve tanımladığı sürece diyalektiktir.
Burada betimlenen kapsayıcı, tümel ve katışıksız varlığı suya benzetmek herhalde yanlış olmayacaktır. Buhar, su ve buz, aslında tek bir maddenin niteliğini bozmadan daha somut varlık düzeylerinde varlığını belirtmesidir. Tümel Usun tikel uslarda açılımlanması bir parçalanma değildir. Aslında Tümel Us, tikel usların bir toplamı değildir. O sadece var olandır, bütün varlıkların toplamını içerse bile onlardan bağımsızdır.
Hegelin Mutlak Us bazlı varlık anlayışının siyasi, sosyal ve tarihsel bileşenlerini asla metafizik ve insan tabanlı bileşenlerinden ayrı düşünemeyiz. Onun sistemninde bir anektodu açıklayıcı niteliğe sahip herhangi bir önerme ya da savın, tıpkı bir sarayın bütün kapılarını açan anahtar gibi, diğer savları da doğrulaması ve onlara da uygulanabilir olması gerekir. Buradan hareketle Mutlak Us, ayrıca, varlıktaki açılımında kendisini, öznel bir halden nesnel ussal bilince, aile, toplum ve devlet gibi gelişimsel aşamalardan geçerek ulaştıran bir birey olarak da gösterir. Başka yerlerde de açıklayacağımız gibi aslında Hegele göre insanlık tarihi kölelikten özgürlüğe doğru uzanan bir ilerlemedir. Tıpkı tikel usun Mutlak Usta belirmesi gibi özgürlük de ancak, bireysel arzuların birleşik bir sistem olan devlete entegre edilmesi ile kazanılabilir.
GİRİŞ
Hegel, bütün gerçekliğin mutlak bilgisi sonucunu bize çıkarttıracak ve kendinden önceki tüm filozofların derinlemesine ele aldığı konuların yaşamsal kısımlarını içerecek bir metafizik düşünce sistemi üretmiş olduğu iddiasında haklıydı. Bütün felsefe tarihi onun çalışmasını sonuç verecek şekilde evrimleşmiştir denilebilir. Birbiriyle çatışan noktaların yüksek bir noktada uzlaşıma girmesi Hegelin metodolojisinin kalbidir. Halbuki felsefi çekişmeler hakkında tek yönlü bakış açıları üretmeleri bakımından yakınmalarda bulunulmuştur.
Hegel kendine felsefe konusundaki keşiflerindeki ipucunun, Usu kendisi ile diyalektik bir çatışmada bulunan bir varlık olarak portresini çizen Kant tarafından verildiğini belirtir. İnsan usu durmadan kayıtsız ve şartsız olanı yakalamaya ve varlıkların üstün ve asıl doğasını bilmeye çalışır. Mutlak olana yöneltilmiş bu arayışta Us, anlayışın kategorilerini görünüşlerin, ilk bakışta algılananların ötesine geçirmeye , ve bunları bütün varlık birimlerinin kendi içinde göstermeye çabalar. Ancak Us, kendisini deney ve gözlemin sınırlamalarından kurtardıkça kararlı bir dayanak noktası bulmaya arayışına girer. Birbiriyle zıt görüşler ve bakış açıları eşit hale gelirler, çünkü aralarında hiçbiri artık deneylerle yanlışlanamaz. Kantın bu istenmeyen duruma getirdiği çözüm kuşkuculuktu: varlıkların bilgisinin doğruluğu ile uğraşmayı bırakmamız gerekirdi.
Kanttan sonra felsefeciler, Hegel de dahil olmak üzere, onun metafizik üzerine koymuş olduğu engel ve kısıtlamalarla başaçıkmaya çalıştılar. Beklendiği üzere Hegel, görünüşler ve varlıkların kendilikleri arasındaki ikilem ve ayırıma eleştirdi. İşte Hegelin varlık ve gerçeklik anlayışının temelinde de bu eleştiri yatar. Hegel, varlığın parçalarına veya bütününe yöneltilebilecek herhangi bir sınırlamanın, o sınırlamanın ötesinde bulunanın da tanınması ve varlığının kabul edilmesi gerekliliğini öne sürdü: bir şeye sonlu veya sınırlı demek sınırsız ve sonsuzun kaçınılmaz varlığını kanıtlayacaktı, ve bizim herhangi bir sınır konusunda bilgimizin olabilmesi ancak, sınırsızın da bilincin bu kısmında yer alması ile mümkündür. (Encyclopedia of Philosophical Sciences: The Science of Logic, Section 60) Hegel Kantın ussal süreç konusunda koyduğu kategorilerin aslında sınırlı olduğunu ancak bu sınırlamanın usun kendi duruş noktasından algılandığı ve Mutlak olanı kavrayamayacağını belirtti. Dolayısıyla Hegelin varlık konusundaki sınırlamaları ortadan kaldırmaya yönelik çabaları, aslında ileride daha detaylı ele alacağımız bir Tümel Usun Mutlak varlığının isbatına yöneliktir.
TRİADİK DİYALEKTİK
Hegelin varlık sorunsalına metodsal yaklaşımı, her bir kavram ve şey aslında triadik-üçsel (Entwicklung) olarak gelişmeyi içerir. Bu yüzden, Hegele göre, felsefe deneyimlerle çelişmeyecektir, ancak deneyim verilerine felsefe kendine özgü niteliği, yani, mutlak olan doğruyu, açıklamayı katacaktır. Eğer, örneğin, özgürlüğün ne olduğunu sorgulayacak olursak, bu kavramı ilk bulduğunuz hali ile inceleriz, bu halin bulunduğu alan ise hiçbir düşüncenin, duygunun veya hareket eğiliminin baskısı altında olmayan bir yabanilik alanıdır. Sonra, bu yabaniliğin özgürlüğü, tam zıddı ile, yani kısıtlama ile, veya Hegelin tabiri ile, medeniyet ve hukuk üzerine uygulanan tirani ile karşı karşıya gelip amansız bir çatışma ve savaşıma girdiğini , akabinde de değiştiğini görürüz. Üçüncü aşamada, hukuk egemenliği altındaki bir birey bakımından, üçüncü gelişim aşamasını, yani, yabanilik halinden sıyrılmışve düşünme, konuşma, ve eylem planında saçılmış bir özgürlük karşımıza çıkar. Bu üçsel süreçte ikinci aşama ilk aşamanın tam anlamıyla tersi, çürütülmesi, veya en azından sindirilmesidir. Burada şunu not etmek gerekir ki, varlığın bu triadik dönüşümünde, üçüncül varlığın biçimsel ve özsel olarak aldığı hal, ilk halinin daha yüksek, daha doğru, daha zengin ve daha doldun halidir. O halde, varlığın Bilinçte açılımına göre aşacağı basamaklar şu şekildedir Hegele göre:
kendi içinde (An-sich)
kendi dışında (Anderssein)
kendi içinde ve kendisi için (An-und-fur-sich)
Bu üç basamak düşünce ve varlığın bütün sahasında, en soyut mantıksal süreçten devletleri yöneten veya felsefe sistemlerini üreten yönetsel aklın en komplike aktivitelerine kadar bütün aşamalarda birbiri ardına devam etmektedir.
Mantıkta ki Hegel için aslında bu bir metafiziktir Gerçekliğin içerdiği gelişim süreci (ussal) en soyut hali ile irdelenmelidir. Çünkü mantıkta biz, ampirik içeriklerinden sıyrılmış kavramlarla uğraşırız: somut zeminden uzak bir boşlukla işlem yapmaktayızıdır. Bu yüzden, Gerçeği anlamak konusundaki ilk girişimimizde, olayın en başında bir mantıksal kavram olanVarlığı buluruz. Şu anda varlık, Aristonun düşündüğü gibi bir statik ve devinimsiz kavram değildir. Özde dinamiktir, kendi doğası gereği hiçlik üzerine yayılmak, ve tekrar daha yüksek bir kavramda kendisine geri dönmek eğilimindedir. Hegel burada potansiyel gücü ve devinimi aksiyonla özdeş tutmuştur, çünkü onun için Mutlak Varlığın, yani Bilincin açılımı, henüz gerçekleşmediği anda bile, zamandan bağımsız olarak (çünkü zaman da Mutlakın sırasal bir açılım ifadesidir) aksiyon halindedir. Aristoya göre, varlığın varlığa eşit olmasından daha kesin bir şey yoktur, yani başka bir ifade ile varlık kendisi ile özdeştir, ve her şey de ne ise odur. Hegel bunu inkar etmez, ancak varlığın, kendinin zıddı, yani hiçlik olma eğiliminde olmasının da aynı derecede kesin olduğunu ekler; her iki kavram da var olmak (becoming) kavramı altında toplanır. Örneğin, elimizdeki kalem hakkındaki ilk ve baş gerçeklik, Aristoya göre, onun kalem olduğu gerçekliğidir. Hegele göre bu gerçeklikle aynı değerdeki bir başka gerçeklik de, bu kalemin bir ağaç olduğu ve yandığı takdirde kül olacağı gerçekliğidir. Bütünsel olan gerçek, Hegele göre, agacın kalem olmuş olması, ve sonra kül olacak olmasıdır. Bu yüzden, gerçekliğin en yüksek anlatımı, varlık değil, var olmak (var oluş)tur. Bu aynı zamanda düşüncenin de en yüksek anlatımıdır, çünkü biz ancak bir şey hakkında bilgiye, önceden ne olduğu, şimdi ne olduğu ve ileride ne olacağını bilerek ulaşabiliriz kısacası onun gelişiminin tarihini bilmemizdir bu.
Varlık (being) Yokluk (non-being)
(Tez) (Antitez) Var oluş (becoming)
Sentez
Aynı şekilde, varlık ve yokluk beraberce varoluş kavramına doğru gelişirken, daha geniş bir gelişim ölçeğinde, yaşam ve akıl, sürecin üçüncü terimleri olarak ortaya çıkarlar, ve kendi aralarında, kendilerinin daha yüksek formlarına doğru gelişirler. Şu sorulabilir: gelişen veya geliştirilen nedir? Hegel bunun adının her bir basamakta farklı olduğunu söyler. Varlığının en aşağı düzeyinde bunun adı varlık tır, sonra yükseldikçe yaşam olur, daha da yükseldikçe akıl olur. Değişmeden her bir aşamada kalan tek şey vardır, o da bu süreçtir (das Werden). Ancak biz bu sürece Tin (Geist) veya Idea (Begriff) diyebiliriz. Hatta buna Tanrı da diyebiliriz, çünkü her triadik gelişimin en azından üçüncü aşamasında süreç Tanrıdır.
Tinin, yani Tanrının, ya da Ideanın ilk ve en geniş-uzanımlı açılımı bize, varlığın 1) kendi içinde (mantık veya metafizik olarak) 2) kendi dışında (doğada, doğa felsefesinin konusu olarak) ve 3) kendi içinde ve kendisi için ( akıl olarak, akıl felsefesinin konusu olarak) ele alınması gereğini vurgular.
Doğayı göz önüne alırsak, Ideanın kendisini doğada kaybettiğini görürüz, çünkü birliğini kaybetmiştir ve, daha önce olduğu gibi, binlerce parçaya ayrılmıştır. Ancak birliğin bozulmuş olması sadece görüntüseldir, daha ileri bir ifade ile bir göz aldatmacasıdır, çünkü özde ve gerçekte birlik korunmaktadır. Felsefi bir ifade ile doğa, Ideanın başkalık halinde ortaya çıkması ve kendisini bize daha iyi, daha dolu, ve daha zengin bir idea, yani Tin ve Us olarak göstermek için sayısız başarılı açılım girişimidir. O zaman Us, doğanın ereğidir, aynı zamanda doğanın gerçekliğidir. Doğada olan her şey, doğadan oluşmuş olan akılda daha yüksek bir formda farkedilirler.
Aslında varlığı açıklamada kilit nokta olan Us denilince, Hegel felsefesi gereği, birey, veya öznel olan us, göz önüne alınır. Ancak sonradan algılanır ki bu birey sadece ilk basamaktır, kendisi içinde olan basamağıdır. Sonraki basamak nesnel ustur, veya kanunla, ahlakla ve Devletle nesnelleştirilmiş ustur. Bu kendi-dışında ustur. Sonra Mutlak Us gelir ki bu, sanatta, dinde ve felsefede tek başına kendine yöneltilmiştir. Usun özü özgürlüktür, ve gelişiminde asıl olan, doğa ve insan edimlerinin ona uygulamış oldukları sınırlamaları kaldırmak, zincirleri kırmaktır.
Evrensel Usun açılımları bütün varlık mertebelerinde ideale uygun olarak vardır. Bunun imlendirilmesi ise otoritenin (ileride efendi köle diyalektiği bölümünde görüleceği gibi) varlık açılımlarında söz sahibi olmasıyla mümkündür. Bu bağlamda Hegel, Evrensel Usun Devlette bulunduğunu yazar. Devlet, Mutlak Usun dünyada yansıyan Kutsal İdeadır. Biz Devlete, Kutsal olan Mutlak Usun açılımı olarak bakmalı ve ona bu tarzda ibadet etmeliyiz. Doğa ile uzlaşmaktan ne derece uzak kalınırsa o derece Devletin Özünü yakalamak zorlaşır. Devlet Tanrının dünyaya olan uzantısıdır. Devlet tıpkı canlı bir organizma olarak ele alınmalıdır. Toplam devleti meydana getirenler ise bilinç ve düşüncedir. Devlet istencini kendisi bilir. Devlet gerçektir, ve doğru gerçeklik de zorunludur, zira Mutlak Us, varlık açılımlarının bütün mertebelerinde gerçekliğin edimsel koşulunu taşımaktadır. Gerçek olan sonsuz olarak zorunludur, tıpkı Mutlakın kendi kendini gerçeklemesinin zorunlu oluşu gibi. Devlet kendi varlığı için vardır, başkası için değil. Bu onun gerçeklenmiş bir etik yaşama sahip olmasını zorunlu kılar. İşte varlığın kendi açılımı Mutlak Us ile Devlet arasında paylaşımlar açısından Hegelin varlık görüşüne ışık tutmaktadır.
EFENDİ KÖLE DİYALEKTİĞİ
Hegel varlık sorununu açıklarken, diyalektik yöntemini bilinçlerin karşılaşması uzamına yerleştirir, ve oluşturacağı postülayı bu bağlamda irdeler. Bu anlamda Hegel ünlü efendi-köle diyalektiğini ortaya atmıştır ki bu sav, onun tüm tarih felsefesi ve varlık felsefesinin yadsınamaz bir bileşeni olarak ortaya konmaktadır. Burada karmaşa iki bilincin birbiri ile yüzleşmesi anında ortaya çıkar: her bir bilinç, diğer hakkında kendilik bazında düşünür. İki kendi-bilinci tıpkı karşı karşıya duran iki aynadır. Her bir ayna diğerini yansıttığı gibi, karşıdaki kendi yansımasını da yansıtır, kendi yansımasının yansımınasının yansımasını da yansıtır. Bu böylece devam eder, boğucu ve felç edici bir devamdır bu. Bu yansımaya engel olmanın tek yolu vardır, savaşmak: bu savaşta kazanan efendi, kaybeden köle olacaktır. Ancak bu çözüm tamam değildir. Sonuçta, her iki kendi-bilinci de işbirliğini öğrenmelidir.
Burada şunu belirtmek lazım ki Hegel, efendi / köle ilişkisini ilkel olarak yorumlamaktadır: bu, mantığı sadece kendini korumak olan kendi-bilincin savunsal bir formudur, kendisini eskimiş bir form olarak sunar, ve bu formun yerini alacak olan, kendi-bilincin daha yüksek bir formu olan ekonomik işbirliğidir.
Eğer kimse sizin varlığınızı tanımazsa, siz bir kişi olarak var değilsinizdir. Siz kişiliksiz bir beden olarak var olursunuz. Hegel bunu şu şekilde açıklar: Kendilik-bilinci kendi içinde ve kendi için, sadece başkası için de var olduğu zaman varlığa kavuşur; yani sadece tanındığında vardır. Dolayısıyla varlığın ikincil bilinç alanında serimlenmesi aslında Hegelin varlık felsefesinde kilit noktadır. Bazı kültürlerde, insanları cezalandırmanın bir yolu da onlardan tamamen uzak durmak ve onları bir izolasyona tabi tutmaktır: onlarla konuşulmaz, beraber yemek yenilmez, onların dokunduğu hiçbirşeye dokunulmaz, onlara bir şey verilmez. Bu hapsetmekten ve hatta işkence etmekten daha büyük bir cezadır, çünkü sahip olduğu ve kendimin diyebileceği tek kavram olan varlık insanın elinden koparılmakta, ve Hegele göre insanın varlığı artık tanınmadığından sadece fiziksel bir varlık haline inmektedir.
İki kendi-bilinci arasındaki ilk karşılaşmada her ikisi de mükemmel bir şekilde simetriktir: kendi-bilincler şu ana kadar aynıdır, birbirlerinden ayırt edilemezler. Ben Sen miyim? Sen Ben misin? Şu ana kadar bizim farklılığımızı vurgulayacak hiçbir şey yoktur. Tamamen birbirimize benziyoruz. Bu yüzden farklı kişiler değiliz; aradaki simetri kişisel kimliklerimizi yadsıyarak söndürür. Aslında bu bir işkencedir: her birisi kendi kendinin kişiliği olmak ister, ve aradaki simetriyi, asimetrik ilişki kurarak yok etmek ister. Her biri diğerini egemenliği ve baskısı altına almak ister. Ve arada bir gerilim oluşur. Bu gerilimi çözmenin tek yolu ölümüne savaşımdır, sonuçta bir bilinç, kendi-bilinci, kazanacak (yani yaşayacak), diğeri ise kaybedecektir (yani ölecektir). Dolayısıyla iki bilinçli birey arasındali ilişki, bir ölüm kalım mücadelesini andıran ve varlğını ortaya koyma güdüsünün beslediği bir savaşımdır (diyalektik bir ölüm kalım mücadelesidir bu). Burada kazanma ancak yaşamı riske atarak mücadeleye girişmekledir.
Burada sorun şudur: Eğer bir bilinç diğerinin öldürür ve onun yitimine neden olursa, ölmüş olan bilinç, karşısındaki için hiçbir şey yapamaz. Başkası için olmak için bilincin kendi için olması, var olması gerekir. Birisi diğerini öldürdüğünde aslında kendi özgürlüğünü de yok etmiş olur, çünkü artık kendi zaferini tanıyacak bir kişi yoktur. Cesetleri yönetemezsiniz: ölü bir köle kimseye itaat etmez, bu yüzden özgürdür. Basitçe söylemek gerekirse, ölüm-kalım mücadelesinin bir sonucu olarak birisnin diğerini yok etmesi, varlık bazında mutlak yadsımadır, geride bıraktığını koruma gereği olan, bilinçten gelen bir yadsıma değildir, kendi geride bırakmasını koruyabileceği bir yadsıma değildir. Varlığın özündeki bu çatışma, dolayısıyla kendi bilincini başkası ile koruma adına yaşamsaldır. Her bir bilinç kendinin ve diğerinin yaşamına ihtiyaç duyar, her ne kadar bu ölüm-kalım mücadelesinde bir yenen olması gerekiyorsa da, bu yenenin zaferini koruması için kaybedeni öldürmemesi gerekir. Bunun yerine onu esir alacaktır. İki bilinçten birisi bağımsızlığını kaybedecektir, artık o kendisi için değil, diğeri için yaşıyor olacaktır.
Aslında ilk bakışta efendinin istediğine ulaştığı düşünülebilir: köle tüm işleri yapmaktadır, efendinin gücünü tanır. Sorun şudur: bu efendinin istediği tarzda bir tanıma değildir. Efendi, kendisi ile eşit olarak saygı gördüğü bir bilinç tarafından tanınmak istedi. Ancak şu anda sadece bir köle tarafından tanınmakta ve aslında bu kölenin kendisini saygı ve kabullenme ile tanımadığını, aksine üzerindeki baskıdan bu hale geldiğini ve aslında efendiyi reddedip ondan nefret ettiğini biliyor.
Mutlak bilince ulaşımdaki bu mücadelede, efendi köleye daha da bağımlı hale gelmeye devam edecektir(efendi ve kölenin varlık sorunsalında bilinçleri nasıl imlendirdiği unutulmamalıdır). Efendi avlanmayı, yemek pişirmeyi, kendisine bakmayı unutur. Tembelleşir. Bu arada köle güçlenir, becerileri artar. Köle, Hegelci tabirle gerçekten bağımsız olan bir bilince dönüşmektedir.
Ölüm kalım mücadelesi, bir bilinci efendi haline getirirken diğerini köle yapmıştı. Savaşımı kazanan ölüm korkusu idi. Efendinin bu korku ile köleye nisbeten daha başarıyla başa çıktığı düşünülebilir, çünkü köle ölüm korkusuna yenik düşmüştür. Ancak işin aslında, efendi hiçbir zaman ölümle yüz yüze gelmedi, sadece köle ölümle yüz yüze geldi. Efendi, köle ilk olarak ölümle yüzleştiğinden, ölümle karşılaşmadı. Kölenin yaşadığı bu deneyim, kendilik bilincinin en basit ve duru halidir, mutlak yokluğun ve kendi-için var olmanın birinci elden yaşanmasıdır. Bilincin gerçek gücü, varlıklara nüfuz edebilen mutlak yokluk, artık daha da fazla köleye ait olmuştur.
Kölenin yapmış olduğu işler yöntem ve beceri gerektrir. Köle daha disiplinli ve becerili çalıştıkça, gücü efendininkiyle dengelenir. Ölüm kalım savaşımından hemen sonra, efendi köleyi kontrol eder ve efendi bağımsızdır; köle efendi tarafından kontrol edilir ve köle bağımlıdır. Ancak şimdi durum eşitlenmiştir: efendi köleyi kontrol eder, ancak efendi bağımlıdır; köle efendi tarafından kontrol edilir, ancak köle bağımsızdır. Varlık diyalektiği köle ve efendi arasındaki ilişkiyi dengelemiştir. Aslında bu, efendinin ilk başta istediğidir: efendi aslında bir köle istememiştir, sadece eşit güçlü ve kendisini tanıyan bir varlık entitesi arzu etmiştir.
Köle artık bağımsız bir zanaatkara dönüşmüş ve kendine ait bir akıl ve irade kazanmıştır. Ancak bu zanaatkarın becerileri sınırlıdır (örneğin yemek pişirmek, avlanmak, ayakkabı yapmak, demir işlemek, çiftçilik..vs). Edindiği beceriler bazı şeylere aittir, evrensel güze ve salt bağımsız nesnel VARLIKa ait değildir. Burada köle ve efendi, aralarında baskı ve itaat değil, karşılıklı hizet değişimi ve faydalanma züerine kurulu bir ilişkileri vardır. Siyasi baskınlık ekonomik işbirliğine dönmüştür.
Efendi köle diyalektiği aslında tüm varlık felsefesinin bir yansımasıdır, Mutlak Us ve Bilincin yansımaya duyduğu ihtiyaç ve potansiyel, varlık sorunsalına efendi-köle yaklaşımını entegre etmiştir. Bu Hegel için Gerçekin anlamıdır Gerçek tüm doğrulardır, bizim rasyonel kavramlarımızla yakalanır. Gerçeklik Mutlak Doğru olandır, parçalı ve sınırlı Doğruların bir sentezi ve toplamıdır. Mutlak Gerçekliğin ve/veya Doğrunun bu nefes alışı Hegelin meşhur medotunda, diyalektikte, yer bulur
VARLIK VE MUTLAKLIK
Platonun ünlü mağara istiaresinde, varılan son basamak güneşe bakmak, İdeaların soyut ve aşkın varlığına ulaşmak, ve varlığın erdemini bu aşkın mertebede yaşamaktır. Güneş İyiyi temsil eder. Daha sonra NeoPlatoncularda İyinin yerini Bir almıştır. Bir, kendi başına varlığın tek sebebidir. Saf varlıktır, bütün var olanların varlıklarının sebebidir. Hristiyan Ortaçağ boyunca Bir Tanrı haline gelmiştir (özel olarak dendikte, Baba olan Tanrı). Bu Tanrı dünyanın dışsal yaratıcısıdır. Yaratıcı veya Baba Tanrı Hegeldeki Mutlak ile özdeş düşünülebilir. Hegel aslında bu terimi veya düşünceyi ilk kullanan değildir; Fichte ve Schelling ondan önce kullanmışlardır.
Kategori: Felsefe
Yorum Yazın
Yorum yazabilmek için giriş yapmanız gerekiyor.
Trackback | Bu yazının yorumları için RSS kaynağı